13.2.12

Korkunç Tesisler


Ata Erad, Tahran - Ocak 2012, yeniHarman

1956 yılında İsrail devleti 3. kez Mısır’a saldırdı. O zamanlar dünyada iki büyük güç mevcuttu. Bazı dünya ülkeleri Batı’dan yani Amerika’dan yana tavır alıyorlardı. Ancak diğerleri komünizm ordusunu desteklemekteydiler. Aynı zamanda Sovyet ülkesi kendi güç ve etkisini yitirmek niyetinde değildi. İşte tam savaşın başında Sovyet Rusya İsrail’i tehdit etti ve tüm İsrail’in kentlerini füzeyle vurabileceğini iddia etti. Zamanın İsrail Başbakanı Ben Guruyun olayı fırsat bildi, devletini güçsüz göstererek bu tehlikeye karşı bir nükleer santral kurabilmek için Fransa’dan yardım istedi. Daha da enteresanı, İsrail’in bu isteğini Ortadoğu barışını savunan Şimon Perez götürdü.

Ben Guruyon, zamanın Fransa cumhurbaşkanı Moliye’ye kısa fakat çok önemli bir mektup gönderdi. Bu mektubu genç politikacı Perez götürmüştü ve mektubun içeriği şöyleydi:

“İsrail küçük bir ülke, lakin büyük bir tehlikeyle yüz yüze. Arzumuz şudur ki, köklü Fransa hükümeti bizim isteğimizi geri çevirmeyecektir.”

Bu mektup Fransa cumhurbaşkanına ulaştığında General Dogol zaten envai çeşit silahı İsrail’e vermişti. Fakat İsrail’in bu isteği de geri çevrilmemiştir. Fransa İsrail’e atom bombası tesislerini kurması için yardım edeceğini taahhüt etmiştir. Bu iş için iki ülkenin iki önemli siyasetçisi görevlendirirdi; Fransa’dan enerji bakanı ve İsrail’den Şimon Perez.

Bu tesis için İsrail’in güneyinde bir bölge seçildi. Fransız teknisyenleri ve mühendisler aileleriyle birlikte İsrail’e gittiler. Toplamda 700 kişiydiler. Bunlar elbette gizli gerçekleşmiştir.

Nükleer tesis 1965’te İsrail’de açılmış ve hiç durmadan çalışmaya devam etmiştir. Fakat dünyada hiç kimse bu olaydan haberdar olmamıştır. Tüm yapılanlar, 1973 yılında bir Fransız gazetesi İsrail’in Dimona bölgesinde Fransa’nın yardımıyla bir nükleer santral yaptığını deşifre edene kadar gizli kalmıştır.

Tesis ilk faaliyete geçtiğinde yıllık 8 kilo plütonyum üretmiş, sonraki yıllarda ise bu miktar artmıştır. Daha sonraları yani Ben Goruyon’dan sonraki Levi Eşkul Başbakanlığı zamanında, yetkililer suskunluğu seçmiştir. Konuyla ilgili hiç kimse konuşmamıştır ve bunun en büyük sebebi İsrail’in bu işe dünyanın iznini almadan başlamasıdır.

II. Dünya Savaşından sonra Avrupa eski gücünü kaybetti. Ancak dünya yeni bir emperyalist devlet kazandı. Bu ülke ABD’ydi. İsrail’in de bu ülkede yer alması ve güç pastasından payına düşüneni elde etmesi gerekiyordu. Diğer yandan çeşitli ortak inançlar, İsrail ve ABD arasındaki bu yakınlaşmaya izin verdi. Böylece İsrail lobisi şekillenmeye ve her gün daha fazla güç kazanmaya başladı. Yavaş yavaş Yahudiler Amerika’da en önemli topluluk oldular. Örneğin Kisinger ilk Yahudi dışişleri bakanıydı. Üstelik Siyonist olduğu söylenebilirdi.

1969’da Amerika İsrail’in nükleer faaliyetlerini desteklediğine dair resmi sözleşme imzalandı.

İlk sözleşme Richard Nixon ve Goldmayer arasındaydı. Sözleşmeyle Amerika, tesislere maksimum destek vereceğini taahhüt ediyordu. Ayrıca bu sözleşme İsrail’in nükleer tesislerine asla müşahede uygulanamayacağını da kapsıyordu ve ABD bunu resmi olarak kabul ediyordu.

Bu konu hiç bir zaman resmi ağızlardan açıklanmadı ve konunun gizliliği hep korundu. Ancak Amerikan başkanı John F. Kennedy vurulup öldüğünde bir bilim adamı Dimona’yla ilgili bazı ürkütücü gerçekleri açıkladı. Bu bilim adamın adı Uri Ivan’dı.

Uri İvan’ın en önemli açıklaması Dimona tesisinin ömrünün sadece 1993’e kadar olduğu idi. Bu yıldan sonra Fransız bilim adamlarına ve mühendislerine göre tesisin kapatılması gerekiyordu. Zira fazla plütonyum ve uranyum gerçekten ciddi zararlar meydana getirebilirdi. İsrail Uri’nin söylediklerini reddetti. Uri sözlerinin arkasında durup ve bir müddet sonra kayboldu.

Kennedy Neden Vuruldu?

John F. Kennedy, Amerika’nın ilk Katolik başkanıydı. İsrail’e bağlı olmadığı gibi, Yahudilerin Amerika’nın içişlerine karışmasına karşıydı. Bu da ölümüne neden oldu.

Sonraki araştırmalar gösterdi ki İsrail’de büyük miktarda radyoaktif atık mevcuttu. İsrail bu önemli tehlikeden kurtulmak için 1991 yılında Madrid barış konferansında Hindistan’la 3 milyar dolarlık bir sözleşmeye imza attı. Bu sözleşmeye göre İsrail’in tüm radyoaktif atıkları Hindistan Okyanusuna dökülecekti.

Atıkların daha da fazlasından kurtulmak için İsrail atıkları Ürdün, Lübnan ve Mısır gibi ülkelerde toprağın altına gömdü. Daha da enteresanı, Dimona’da rüzgar eğer Yahudi yerleşim merkezlerine doğru esiyorsa o gün tesis işini durdurur. Ancak aynı rüzgar ters istikamete doğru, yani Arap yerleşim merkezlerine doğru esiyorsa tesis işlemeye devam etmektedir.

Bu konuyu araştırdığımda çok komik şeylere rastladım. Örnek vermek gerekirse 1955 yılında Amerika başkanı Ayzen Hower İsrail’e nükleerde barış adlı konferansa katılma izni vermiştir. 1960’la 61 arası ABD, İsrail devletine 50 kılo kadar uranyum hediye etmiştir. Ayrıca Amerika 6500 gizli atom dergisinin istifadesini bu ülke için serbest kılmıştır. John Pulard adlı bir bilim adamı, gizlice tüm bilgileri İsrail’e aktarıyordu. Savunma bakanlığının bu çalışanı yakaladığı zaman İsrail bir günden az sürede ona İsrail pasaportu vermiş ve bu şahsı İsrail’e getirmiştir.

Daha sonra 2003 yılında bir BBC muhabiri bir film çekti, televizyonda yayınladı ve İsrail’in tepkisini çekti. Bu filmde asıl dramatik olan biçare Filistinlilerin durumuydu. Bu halk toprağı olmayan fakir bir halktı. Bu filmin yayın zamanı da çok önemli. Zira tam o zamanda İsrail İran’a karşı tehditler savuruyor ve İran dosyasını emniyet şurasına götürmek istiyordu. Halbuki o yıllarda İran’da her gün NPT tarafından 3 gözlemci İran’ın tüm tesislerini gözden geçiriyorlardı.

Kısacası İran ve İsrail’in atom sorununa dünya ve uluslararası kurumlar değişik bakmaktalar. Yani delilleri ortada olan İsrail’in Dimona tesisini göz arda edip İran’la uğraşmaya devam etmekteler.

Vanano’nun Yaptığı…

İsrail, ilk günden beri bu toprakların asıl sahipleri olan Filistinlilerden kurtulmak istedi. Aynı zamanda dünyanın çeşitli noktalarında yerleşik Yahudiler, kendi camialarını daha da büyütmek istemiştir.

Bu yöntem ilk başlarda İsrail için çok faydalıydı. Ancak daha sonraları kayda değer bir fayda sağlamadı. Hatta tam tersine, Lübnan savaşından sonra bu yöntem ülkede zarara yol açtı.

Yahudilerin, İsrail’e göçünden sonra 1963 yılında Faslı bir aile 9 yaşında çocuklarıyla beraber İsrail’e ayak bastı. Daha sonraları bu çocuk İsrail atom tesislerinde yani kısacası Dimona’da mühendis olarak çalışmaya başladı.

Bu çocuk Vanano’dur. Vanano, solcu bir Yahudidir. Filistinlilere yapılan zulmü yakından görme bahtsızlığına sahipti. Bu yüzden Dimonada fotoğraflar çekip bu mahalle ile ilgili iki belgesel film yaptı. Bu filmleri ilk başta Avustralya’ya ve daha sonra da İngiltere’ye götürdü. İlk kez Dimona’yla ilgili bazı önemli bilgiler dünyaya gösteriliyordu.

Vanano bu bilgi, resim ve filmleri İngitere’nin ünlü gazetesi Sunday’e satıp ve İsrail’in planlarını gün yüzüne çıkardı.

Mossad çabucak olayla ilgili araştırmaya başladı. Kısa zamanda Vanano’nın ilk başta bir tur programıyla Yunanistan’a gelip oradan Avustralya’ya gitmeyi başardığı anlaşıldı. Vanano orada 57 resmi ve iki filmi birisine teslim edip oradan İngiltere’ye geçmiştir. Vanano Londra’da bir İngiliz ve bir Amerikalı bilim adamıyla birlikte çalıştı ve bilgilerini bu bilim adamları tarafından doğrulattı. Böylece İsrail’in dünya için ne kadar tehlikeli olduğu ortaya çıktı.

Vanano’yu İngiltere’de vurmak Mossad için zordu. Ayrıca bu Faslı adamın Dimona2da başka arkadaşlarının da olduğu tahmin ediliyordu. Onun için İsrail bambaşka bir yöntem izledi. Sindi adında bir Mossad subayını, Vanano’ya yaklaştırdı. Kısa zaman sonra Faslı kahraman Sindi’ye aşık oldu.İkili Mossad subayı Sindi’nin ısrarıyla İtalya’ya geçtiler. İsrail ajanları Roma’da Vanano’yu bayılttı ve tahta bir kutuya yerleştirip İsrail’e getirdi. Kısa zaman sonra Vanano 18 yıl hapis cezasına mahkum edildi. Dimona’ya yakın bir hapishaneye gönderildi.

İsrail’in silahlarla ilgili çalışmaları sadece atom bombasıyla bitmiyor. 1992’de İsrail biyolojik idaresi özel bir uçağı beklemekteydi. Bu uçak Hollanda Amsterdam havaalanından kalkmış ve Tel Aviv’e gelmekteydi. Uçak İsrail gizli servisine çalışıyordu ve tüm casusi hareketleri gizliydi. Lakin tesadüf eseri uçak Amsterdam’da düştü. Fakat İsrail olanları gizletmeye çalıştı.

Bu uçakta 20 mürettebat ve 700 yolcu hayatlarını kaybettiler. Bu kadar kaybın sebebi uçağın “Etil metil fosfat” gazını taşımasıydı. Bu tehlikeli gaz, Irak’ın Halepçe’de tüm Kürtleri öldürmek için kullandığı gazla aynı gazdı. İsrail derhal kimyasal gaza karşı korunan bir kaç kişiyi olay mahaline gönderdi. Onlar da bir kaç kişinin cesedini helikopterle uzaklaştırdılar. Hollanda olayı bir emniyet sorunu sayıp tüm soruları yanıtsız bıraktı.

İşgalci İsrail kendi düşünceleri ve inandıkları için her türlü kötü ve gayri insani harekete başvurabiliyor. Bunca yazıdan sonra sanıyorum İsrail ile ilgili çok yeni bilgileri açıkladım. Lakin siz ne düşünüyorsunuz bunu çok merak ediyorum…

Vesellam...

Kapetan Kemal'in ardından... Sevim Belli ile...



Mihri Belli gibi bir kayıp sadece Türkiye için değil tüm insanlık için önemli bir kayıptır

Mihri Belli’nin hayat arkadaşı ve yoldaşı Sevim Belli’yi 79’dan beri ömürlerini geçirdikleri evlerinde ziyaret ettik. Mihri Belli’nin çalışma masası ve kitaplık da dahil olmak üzere, salonun pek çok farklı noktasında fotoğraflar, portreler, hatıralar vardı. Mihri Belli, Sevim Belli, çocuklar, torunlar... Sevim Belli, “Mihri gitti, biz de fotoğraflarını koyduk” diyordu. Çayı demledik; Sevim Belli ile oturduk, politikayı bir kenara koyduk; 50 yıllık hayat arkadaşlıklarını, zorlukları, zor yılları ve o yıllarda ayakta kalan bir çiftin hatıralarını konuştuk.

Ezgi Aksoy - Kasım 2011



Mihri Belli ile yollarınız ilk nerede kesişti?

Mihri’nin bir özelliği vardır. Hiç tanımadığı insanlara bile şevk vermek ister. İnsanları sever, insanları düşünerek hareket eder, dayanışmaya inanır. 1. Şubede de her halde tıklatmadığı kapı yoktu. 20 kadar hücre vardı o bölümde. Tuvalete çıkarken vuruyorsunuz kapıya, jandarma ve görevli memur açıyor, sizi götürüyor.
Orada, tecritte mümkün olduğunca çok kişi ile haberleşmeye çalışıyorsunuz. Mihri de çeşitli vesilelerle haberleşmeye çalışıyor. Ama haberleşmesinin asıl amacı; “moralini bozma, bedbinliğe kapılma, namusunu koru, ağzını sıkı tut” gibi etkilerde bulunmak, güç vermek. Ben memurların çalıştığı odada oturdum uzun zaman . Hücreye konmadım, bana iltimas oluyordu bu. Babam emniyet müdürüydü. Sonra hücreler boşaldı, sorgu odası da boşaldı. İlk ifadeler alındı bitti. Artık ondan sonra son tahkikata geçilecek.
Tuvalete el yüz yıkamaya gidenler, benim kapımın önünden geçiyorlardı. Bir gün tak tak tak kapı vuruldu. Polisler de kapıyı vuruyorlar, ama hemen ardından açıyorlardı. Kadın olduğum için güya bana saygı gösteriyorlar. Ama bu vurdu gitti. Bu ne demek derken, bir de baktım kapının altından bir şey sürülmüş. Bir kağıt, pusula... “Yiğidin kalesine sığınmak lazım” yazıyor üzerinde.

Ne demektir?
Ben de o zaman bilmiyorum. Parola mıdır acaba diyorum. Bir de kızıyorum kendime, niye bilmiyorum diyorum. Meğer “yiğidin kalesine sığınmak” demek, ağzını açmamak demekmiş. Ağzını sıkı tutmak, ifade vermemek, onurunu yitirmemek demekmiş. Bir de altında 12-2 yazıyor. “Ne oluyor bu” diyorum.

Ne oluyor?
Anlam veremiyorum. Kod mudur, nedir, düşünüp taşınıyorum. Meğer 12, alfabedeki 12’inci sıradaki “M” harfini, 2 de “B” harfini temsil ediyormuş. Bu şekilde yazışmaya başladık, ancak bizim mücadelenin içinde olanların anlayabileceği bir dil kullanıyoruz. Sonra sonra Mihri Belli ciddiyetini bozmaya, özel konulara atlamaya başladı.

Ne yapıyordu?
İşte gelmişini geçmişini anlatıyordu. Ben şöyle bir plan yapmıştım daha önce. Sabahları İngilizce okuyordum. Öğleden sonraları Fransızca tıp kitapları okuyordum. Geceleri de Türkçe kitap roman, hikaye okuyordum. Sonra da uyuyordum. O kadar tertipli bir programdı. Geldi adam, bütün tertibimi bozdu. Günde 3 kez; sabah, öğle, akşam mektuplaşıyoruz. Alıp vermek yok tabi. Bir yer belirlemiş Mihri Belli; tuvaletin aynasının altında bir oyuk var, oraya saklıyoruz. O tuvaleti nöbetçiler de kullanıyor, orada yatan arkadaşlar da kullanıyor. Öyle uzun süre haberleştik. Sonra ben “12-2”nin Mihri Belli olduğunu anlayınca elim ayağım titremeye başladı. Çünkü Mihri Belli o zaman, polise şöyle kafa tutmuş, böyle ifade vermemiş diye anlatılan bir efsane. Tanınıyor camiada.

Hakkında siz ne biliyordunuz?
Çok cesur bir adam, korkusuz bir adam, ifade vermeyen bir adam olarak biliyorum. Benim hiç aklıma bile gelmiyordu, Mihri Belli’nin benimle muhabbet fasıllarına geçeceği. Ben pek o tip biri değilimdir, ama biri erkek biri kadın olunca muhabbet başka taraflara kayabiliyor ister istemez. Edebiyatın da herhalde etkisi oldu resmiyetin gevşemesinde. Mihri’nin de edebiyatı iyidir, ben de edebiyata yatkınımdır. Balzac’ın bir eseri vardır, kale kumandanının kızı ile kaledeki bir tutuklunun hikayesini anlatan. “Fabrice öyle dedi, böyle dedi” onu tartışıyoruz mektuplarla... Günümüzü yeknesaklıktan kurtaran bir meşgale oluyordu bu mektuplaşmalar.
Tedirgin olmuyor musunuz, pusulaların bulunma ihtimali sizi tedirgin etmiyor mu?
E tabi, tedbirimizi alıyoruz. “Tahkikatta ben şunu yaptım, bunu yaptım” diye konuşmuyoruz ki! Biraz da zorunluluktan edebiyattan bahsediyoruz zaten. Bakın bir gün, sanıyorum 1 Nisandı. Ya da 1 Nisandan bir kaç gün önceydi. Mektupların birinde diyor ki Mihri Belli, “bir de bombası patlarsa bu işin ne yaparız?” Tam da tesadüf o kağıdı ele geçiriyorlar, “bombası patlarsa”... Komiser Rüştü vardı, işkenceleri yöneten. Bir daldı benim odaya... Doğruca yastığıma gitti. “Ne oluyorsunuz, ne yapıyorsunuz öyle?” dedim. “Ben bilirim ne yapacağımı” diyor. Tabi bir şey bulamadı. Dedim ki “neden öyle doğruca yastığa gittiniz?”. “Sen bilmiyorsun tabi” dedi. Mihri Belli, ileri gençler birliğinde yazışırken yastığın içinde pusula bulmuşlar. Sanıyorlar ki şimdi de benim yastıkta bulacaklar. “Ohoo... Ben çoktan yaptım temizliğimi” dedim. Adam neredeyse tavana sıçaradı; “Ne!” dedi. “Ne temizliği!” dedi, “işte senin aradığın temizlik” dedim ben de.

Kafaları hala bombada tabi...
Tabiî, bombası patlarsa deyince. Aslında ben de bilmiyordum “bombası patlarsa” ne demek o zamanlar. Daha sonra Mihri izah etmişti. Sonra bir kaç gün geçti. Tam da 1 Nisana yakın günler. Biliyoruz ki hep nöbetteler, bizi kolluyorlar. Bir tane de tam hafiye kılıklı, ama beceriksiz hafiye kılıklı, kendini belli eden biri var. Adı da Conkbayır. O hep kolluyor beni. 1 Nisan günü ben de bir pusula resmi çizdim, etrafına balıklar koydum. Burunlarını uzatmışlar pusulayı araştırıyorlar. Gittim musluk başında gene bir yere koydum. Ama altına da 1 Nisan diye yazdım; anlamaz diye. Conkbayır bulmuş pusulayı. Ama açıp bakmamış bile. Doğru şube müdürüne gitmiş. Sonra iyice deşifre oldu tabi. Millî Emniyet çıkışıyor “nasıl olur, nasıl müsade ediyorsunuz böyle haberleşmelerine!” diyor. Şube müdürü “Beyim ben Mihri Belli ile Sevim Tarı’dan daha akıllı memuru nereden bulacağım da başlarına dikeceğim” diye yakınıyor. Öyle bir hava da vardı o zaman.

Saygı da duyuyorlardı yani...
Saygı tabi bir yerde. Gözlerinde büyütüyorlardı. Görüyor, adam ölüyor işkenceden ve gık çıkmıyor ağzından. Bir gün Komiser Rüştü, Mihri’yi falakaya çektiriyor. Geceyarısı olmuş, işkence zaten mesaiden sonra başlıyor. Rüştü, “Yahu nedir senden bu çektiğimiz, saat bu saat oldu, hala buradayız, evimize gidemedik, çoluk çocuk bekler” diyor. Mihri de, “söyleme yahu, ağlatacaksın şimdi beni” diye yanıtlıyor. Bizim kuşağımız polisi, işkenceyi yerine yerleştirmiş bir kuşaktı. İşkenceye dayanmak öyle kolay bir şey değildir elbette. Çünkü Allah yarattı demiyorlar biliyorsunuz. Ama yine de durumu alaya alma eğilimi vardı hep. Beri yandan dayanamayıp intihar edenler de.

Ne kadar sürdü bu haberleşme? Pusulalar ne kadar süre gitti geldi, ortaya çıkıncaya kadar?
Bir kaç ay gitti geldi pusulalar. Tabi sonra o 1 Nisan pusulası da bulununca, Mihri’yi derhal gönderdiler. Emniyette işi biten arkadaşlar, Harbiye Askeri Cezaevine götürülüyorlardı. İlk önce onu götürdüler hemen apar topar. Bir süre sonra da beni naklettiler. Zaten hazırlık ve ilk tahkikatların sonuna gelinmişti. Önce İstanbul’daki üyeler sorguya çekildi. Sonra olay Ankara’ya da uzandı. Ankara’dakiler ve İzmir’dekiler de sorgulandı. Ama esas kodamanlar İstanbul’da tabi. Ben de Avrupa komitesinin başındaydım. Bir kaç ay sonra da mahkeme başladı. Mahkemede sanıklar arasında tecrit yok. Gerçi jandarma dolaşıyor arada. Bir şey alıp veremiyorsunuz, ama konuşabiliyorsunuz. Görüşme istediğinizde talep edebiliyorsunuz, dava ile ilgili olarak görevli nezaretinde görüşebiliyorsunuz. Kurallar var ama, bayram sefası değil tabi.

Siz de gördünüz mü birbirinizi, görüşebildiniz mi?
Şimdi o zamanlar iki evli çift vardı. Tiyatro sanatçısı Ulvi Uraz ve eşi piyanist Selçuk Uraz. Selçuk bizim koğuşta, Ulvi erkekler koğuşunda. Ve Ruhi Su ile Sıdıka Umut Su. Onlar ziyaret yapıyorlardı. Biz de onlar gibi görüşebilmek için nişanlı olarak görüşmeye başladık. Haftada bir gün, jandarma nezaretinde 10 dakika görüşme yapıyorduk.

Siz daha önceden sima olarak da olsa tanıyor muydunuz Mihri Belli’yi?
Hayır hiç bilmiyordum.

İlk defa dava esnasında görüştünüz...
Bana bir resmini göndermişti. Ama çenesi yaralanmadan önceki fotoğrafını göndermiş. Başka yoktu herhalde. Ben de “bu kadar parlak delikanlılarla işim yok, hadi bakalım” dedim. Bunun üstüne ne düşündü bilmiyorum, bunu hiç tartışmadık. Sonradan anlattı; Yunan iç savaşı sırasında bomba patlıyor ve çenesinden yaralanıyor. Orada yarasını toparlayamamışlar, Sovyetler’e götürmüşler, orada ameliyat olmuş. Çenesinde iz vardı, yara izi. Komiser Rüştü “sizin o yüzü yamalı hocanız” derdi Mihri için. Yüzü yaralı diye ad takmıştı. Ama ben yarasına marasına aldırmadım. Mihri Belli deyince akan sular dururdu.

İlk gördüğünüzde ne hissetmiştiniz?
Görünceye kadar adamı tanıyorsunuz zaten. Çok aklı başında, kültürlü, politikayı çok iyi bilen, 7 dil konuşabilen bir adam. Sportif bir adam. Takdir duyuyorsunuz tabi. Şekil o zaman önemli olmuyor. Akıllı bir adamın sempatik olmaması mümkün değil. Ben hep öyle düşünmüşümdür. Burnu şöyleymiş, kaşı böyleymiş, ne fark eder ki... İnsan insandır işte. Hem akıllı bir insanın gözünün bebeği, bakışı çirkin olamaz.

Mihri Belli sizin hakkınızda ne biliyordu, sizi görmüş müydü önceden?
E, ilk günlerdeki gazetelerde benim boy boy fotograflarım vardı.

Görmüş sizi...
Görmüş tabi. Aklına te o zaman koymuş arkadaş olmayı. Mihri Belli karşı cinse karşı ilgiliydi, benim kadar soğuk biri değildi.

Onu nereden biliyorsunuz?
Tepkilerinden biliyorum. Güzelliğe meraklıdır. Beğenilsin ister.

Sizden önce kimseyi tanımış mı?
Ohoo!.. Tanımıştır tabiî. Ben onların hepsini biliyordum da şimdi unuttum. Benden önce onlar. Bir tane Yunanistan’da sevgilisi var, bir tane Bulgaristan’da var, bir tane Rusya’da var. Amerika’da var. Çoğunun resimleri de vardı. Beni hiç ilgilendirmez öyle şeyler. İnsandır, yakınlık duyar, sever de...Kırkına yaklaşmış, üstelik dünyayı dolaşmış biri! İlişkisi de olmuştur muhakkak. Önemli olan bir insanın sana yalan söyleyip söylemediğidir.

Ama tabi sizin evliliğe giden bir birlikteliğiniz oldu...
Evliliğe giden değil, evlenmeye karar vermekten ileri gelen bir ilişki. Soyadlarımız görüşe engel olmasın diye biz cezaevinde nikahlandık, Belli olduk. O konuda biraz çabuk karar verdik. Ama pişman olmadım.

Öyle mi? Çabuk mu?
Ne bileyim. Ben doktorum bir kere. Psikiyatr olacaktım, psikoloji okudum Fransa’da. Hapislik yılları Bunlara fırsat bırakmadı. Gene de Mihri’nin –benden epey sonra- tahliye olmasını bekledik elbette.

Kuşkunuz olmadı yani?
Hayır hiç sukut-t hayale uğramadım.

Üstelik koğuşta kalırken Behice Boran size “nasıl böyle bir şeye cesaret edebilirsin, ya anlaşamazsanız” diyor...
Dedi evet. Ama ben de dedim ki; insanları bu kadar seven, bu kadar kültürlü olan, bu kadar edebiyat bilen, gidip bizim milli düşman dediğimiz bir ülkenin halkına (Yunanistan) canını feda eden bir insanı, bu kadar büyük bir insandan daha yakışıklısını nereden bulayım. Üstelik dostluğu da paha biçilmez. Çok değer veriyordum ben. Önemli olan akıl ve yürektir. Ama ne oluyor biliyor musunuz; ben doktor olarak da psikiyatr olarak da böyle düşünürüm, bedeni sevdiren akıl ve yürektir. Dil ve gözlerdir. Mihri Belli 11 yıl hapis yattı. Ben 7 yıl. Bu seneleri göze alan sosyalist iki insan için, aynı davaya inanan iki insan için önemli olan yürektir. Sonra Mihri Belli çok esprilidir. O çarpık çenesini gözden silen bir adama ne dersiniz. Hem bu onun bir artısı. O çeneyle dünyaya meydan okuyor. Kadınlara da öyle. Çok takdirkarları vardı Mihri Belli’nin.

Esprilidir dediniz. Başka hangi özellikleri belirgindir?
Sevdiklerine karşı çok sevimli ve verimkârdır. Canını isteseniz verirdi. Ama hiddetine de hiddet olmazdı. Kızdı mı kararırdı. Mihri Belli öyle kolay kolay “hadi kendi yoluna git” denecek bir adam değildi. Türkiye’de bir taneydi o zaman.

Sevim Tarı olmayı bırakıp Sevim Belli olmayı nasıl kabul ettiniz?
Ah işte o çok zor oldu! “Ben eski soyadımı kullanacağım, niye Belli olacağım ki sen Tarı ol” diyordum. “Eğer sen Belli soyadını kullanmaktan şeref duymuyorsan sen bilirsin” dedi Mihri Belli, rest çekti bana. Sonra baktım, evlenince çocuğumuz olacak. Onlar da Belli olacaklar. Onlar Belli, ben Tarı. Çocuklarımdan ayrı bir soyadı taşımak hoşuma gitmezdi.
Evliliğiniz boyunca da bir mücadelenin içindesiniz. Hareketli hayatınız bir taraftan, bir taraftan Türkiye’deki politik gerginlikler... Evliliğinize yansıyor muydu?
Hayır. Mihri Belli çok saygılı bir adamdı. Politik bir sınırı yanlış bir yönde aşmadığınız sürece hiçbir şeye tepki göstermezdi. Sonra yardımcıydı. Mesela çocuklar doğduğunda daima yardım ederdi. Uykusuzluğa da benden iyi katlanırdı. Aramızda saygı vardı. Ne de olsa benden 10 yaş büyüktü, politik olarak benden öndeydi, daha tecrübeliydi, hayatını benden daha çok ortaya koyardı. Bazen düşünürüm, o Yunanistan denemsine ben olsam girişebilir miydim diye...
Ama siz de kalkıp Cezayir’e gitmişsiniz karışık yıllarda. Orada da pek çok şey olabilirdi...
Doğru. İki çocuğu da elime almışım hem de. Biz gittiğimizde bile bazı bölgelerde, dağda bayırda çatışmalar oluyordu bir iki. Ama çok güzel yaşadık Cezayir’de. İyi ki gitmişiz. Cezayirli hastalar bana bir melike gibi, bir rahibe gibi bakıyorlardı. O kadar hatır ediyorlardı.

Nasıl bir yerde ilgileniyordunuz hastalarla?
Ooo, Cezayir’in sağlık teşkilatı Fransızların yönetiminde, bayağı iyi organize olmuş bir teşkilâttı. İlkten, altı ay kadar, kentin hastanesinde, çocuk servisinde çalıştım. Sonra sağlık ocağı gibi bir yerde sabah başlıyordum, öğleden sonra 2’ye kadar çalışıyordum. Sonra okula geçiyordum, okulun doktoru olarak çocuklarla ilgileniyordum. Haftada iki gün de bağımsızlık savaşı şehitlerinin çocuklarının bakımıyla görevli olan bir kurum vardı çalışıyordum. Çok başka türlü bir duyguydu.

Nasıl karar verdiniz gitmeye?
Küçükçekmece’de muayenehane açmıştım bir ara. O zaman da Cezayir iç savaşı devam ediyor. Haberler geliyor. “Ah” diyordum, “şimdi insan Cezayir’de olmalı!” Bir gün muayenehanede masamda yazıp çiziyorum ben yine. Bir tomar kağıt attı Mihri Belli önüme. “Al bakalım. Cezayir deyip duruyorsun, git bakalım” dedi. Bir davetiye getirmiş. Fransız doktorların çoğu çekilip gitmişler memleketlerine. Cezayir doktor arıyor. Kalktık gittik. Çocuklar orada yuvaya gittiler. O yaşta Fransızca öğrendiler. Ama Emre daha küçüklerle arkadaş olduğu için, ilk önce Arapça öğrendi.

Çocuklar nasıl buldular Cezayir’i? Nasıl karşıladılar? Babalarını özlüyorlar mıydı?
Biraz mahzundular sanıyorum. Babalarından her zaman mektup geliyordu. Ara sıra telefonlaşıyorduk. Ama onlar da hayatın içine girdiler, Cezayir çocuklarını tanıdılar, yeni bir dil öğrendiler. Bir şikâyetleri olmadı. Yalnız, bir gün Hayrettin geldi “babam niye gelmiyor buraya?” diye beni sorguladı. “Polisler bırakmıyor biliyorsun” dedim. Ama anlamıyordu tabi, daha 5 yaşında falan. Aralarında konuşuyorlarmış meğer, neden babaları gelmiyor diye. Bana hiç aks ettirmiyorlardı.. Mihri Belli biz gidersek o da gelir zannediyordu her halde. Ama izin vermediler. Pasaport alamayacağı kesinleşince “gelin” demeye başladı. Çocukların da okul yaşı gelmişti. Ana dillerinde okusunlar istedim. Kalktık geldik.

İstanbul’a mı, Ankara’ya mı taşındınız?
Biz gidince Mihri Ankara’ya annesinin yanına taşındı. Biz dönerken de Ankara’da ev tutmuş. Biz de 5 yıl gibi, çocuklar ilkokulu bitirene kadar Ankara’da kaldık.

Doktorluğa devam ettiniz mi ?
Dönünce iş arıyorum. Zamanın ünlü hekimi İhsan Doğramacı’ya gittim. Dediğine göre bizim davadan başka hekimler de başvurmuş kendisine, onları tutup kolundan polise götürmüş, “ben artık siyasetle ilgilenmiyorum” diye ifade verdirmiş. Onun üzerine ihtisas yapmalarına müsaade çıkmış! Bana da gözüme bakarak, “siz her halde böyle bir şey yapmak” dedi durdu, “istemezsiniz” diye bitirdi.

Ne yaptınız?
İstemem deyip çıktım. Öyle olunca kanun var dediler, sen ihtisas yapamazsın. İhtisas yapamayınca ne oluyorsun, nezle doktoru gibi bir şey oluyorsun. Muayenehane açtım Bülbül deresinde.

Aile içinde çocuklar tüm durumu nasıl karşılıyordu? Annesi babası siyasi görüşleri yüzünden oradan buradan çevrilip dururken, anlıyorlar mıydı olanı biteni?
Hayrettin müthiş politik kültürle yetişmiştir. Biz 67’de geldik, 72’ye kadar Ankara’da kaldık. Tam 68 hareketinin hazırlandığı dönemler. Ev çayhane gibi, gençler geliyor gidiyor. Hayrettin bir türlü yatmazdı. Gençlerle gece yarılarına kadar oturmak isterdi. İlk başlarda takım tutar gibi tutuyordu bizi. Aidiyet hissediyordu.

Kimler geliyordu?
Hepsi... O zaman kim varsa. Deniz Gezmiş, Mahir Çayan ve niceleri.

Babaları alındığında ya da siz kaçtığınızda farkındalar mıydı?
Tabi. 70’lerin başında Mihri Belli’yi götürdüler örneğin. Babalarını polislerin götürüşünü çocukların balkondan seyredişini hiç unutmam. Bir gün Emre bana şöyle demişti; “peki ama siz de herkesin kötü dediği şeyi neden yapıyorsunuz?” Ben de atıldım hemen “ne demekmiş o! Kötü olan biz değiliz, onlar bilmiyorlar. Biz iyi olduğumuz için bizi sevmiyorlar” falan bir şeyler söyledim. Ama tartışmayı sürdürmedi. Emin olmak istiyordu, hissediyordum. Ama sonra öğrendi.

Öyle mi?
İstanbula taşındıktan sonra oturduğumuz semtte ülkücüler vardı çok. Çok kavgalar oldu. Ben bir gün gördüm, Emre bir oğlanı tutmuş yakasından duvara yaslamış. Eyvah dedim, gitti oğlan! Şimdi arkasından başkaları gelecek. Yapamadılar ama bir şey. Biliyorlardı da her halde Mihri’nin oğlu olduğunu. Çok kavgalar olurdu. Ben gece 2’lere kadar çocuklar dönsün diye beklediğimi bilirim. Bir gün gene Emre gelmemiş. Polise telefon ettim. Kim olduğumu açıkça söyledim, bir vukuat var mı diye sordum. Sağ – sol, yaralanma falan. Ciddi olarak bakıp bana cevap verdiler. “Yok” dediler. Bekledim, bekledim. Neyse Emre geldi. Ağız dolusu bir içimi boşalttım: “neredesin bu saate kadar?” “Telefona ulaşamadım” dedi. Telefon etmemesine kızıyorum zaten. 70’lerde ailecek çok zor günler geçirdik. Mihri Belli vuruldu biliyorsunuz...

O nasıl oldu?
Mihri yolda yürürken sağcıların ileri gelenlerinden, Cengiz Ayhan olduğunu sandığımız bir genç karşısına geçiyor, “Mihri Belli siz misiniz” diyor. Mihri de bir şey soracak sanarak, “buyrun delikanlı benim, ne vardı” diyor. O sırada Cengiz Ayhan tabancasını çıkarıyor, mesafesini ayarlıyor. Mihri inşaat taşlarının arkasına saklansa da son kurşun karnına isabet ediyor. Sekiz saat ameliyat ediliyor. Bir ay hastanede yatıyor. Gece gündüz başında nöbet tutuyoruz.

Çocukların kardeşlik ilişkileri nasıldır?
Bazen tartışırlardı tabi. Ama Hayrettin vurulduğunda aralarındaki sevgiyi daha da çok anladım. Babası ile Hayrettin’in yaralanması arasında bir sene fark var. Emre hiç belli etmiyordu. Ama bir gün baktım, hastanede Hayrettin ameliyat olurken, olduktan duvarları yumruklayıp duruyor. Çok üzüldü.

Olay nasıl oldu?
Olay bizimkilerin dangalaklığından aslında. O yıllarda Hayrettinler’in gençlik birlikleri var, dernek gibi. Ortalık çok karışık. “Saçmalık yapmayın”, “dikkatli olun” dedik, ama kime diyorsun. Tavandan seken bir kurşun Hayrettin’i yaralıyor.

Emre mi kaçırıyor sonra?
Evet. Hemen hastaneye yetiştiriyorlar.

Siz bir sınırlama getirmiyordunuz öyleyse çocuklara eylemlere giderken?
Yo hayır. Olur mu öyle şey. Başkasının çocuğuna git diyorsun, kendi çocuğunu salmıyorsun, olmaz öyle şey. Korkuyorsun ama yutkunacaksın. Sade patavatsızlık, yanlışlık, donkişotluk yapmayacaksın. Mihri Belli için de yutkunuyorsun, kendin için de yutkunuyorsun, çocuklar için de yutkunuyorsun. O yutkunma bitmez bütün ömür boyunca, haberiniz olsun. Zordur. Ama yola koyulmuşsun artık, zorluğunu düşünmeyeceksin, en az zararla nasıl çıkarım diye düşüneceksin. Halkın davasını güdüyorsun elbette.

Peki tecrübelerinizi paylaşıyor muydunuz? Yani oradan böyle kaçın, oraya böyle girmeyin gibi sohbetler oluyor muydu?
Gerginlik yaratacak şeyler hiç söylemedim. Ama yine de endirek söyleniyor bazı şeyler. Zaten kendileri yaşıyorlar. Sokakta olan onlar. Çok koruyucu davransaydım, bana saygılarını yitirirlerdi. Benim annem bile öyle değildi.

Nasıldı?
Ben Emniyette iken bir gün kadını saatlerce ağlattılar. “Ne biliyorsan söyle de çık gel” diyor. Söyleyecek bir şeyim yok ki diyorum. Şöyle oldu böyle oldu, özür dilerim dersem çıkıp gideceğim sanıyor. Sonra sonra öğrendi. Babam emniyet müdürüydü. Annem emniyet müdürü eşi. Hayatları boyunca polislerden saygı görmüşler. Ama bir gün geliyor, kızları siyasî şubede gözaltında. Çok dokunuyordu; onuruna, kanına dokunuyordu. Ama o “ne biliyorsan söyle” zamanları geçti daha sonra. Bir arkadaş vardı gözaltında konuşan. Ondan bahsediyoruz, “madem ağzını tutamayacaktı, ne girdi bu işlere” dedi annem. Sonra polisler anneme “hanımefendi, siz annesisiniz bu kızın, hiç demediniz mi öyle yapma diye? Hiç sormadınız mı nereye gittin diye?” diyorlar. Annem de cevabı yapıştırıyor; “bu kız tıp fakültesini bitirdi, doktor oldu. Devlet buna izin verdi, doktorluk yapsın diye. Bana mı soracak nereye gittiğini? Benim haddim değildir ona akıl vermek ” diyor. Emniyetin kapı önlerinde solcu aileleri de bilinçleniyor. Annem ki Kalkavanlar’ın kızı, düşünün... Ama beni çok sayardı, bana güvenirdi.

Mihri Belli ile evliliğinizi nasıl karşıladılar?
Bir şey demedi annem. Bana belli etmese de biraz üzüldü belki… Öyle ise de korkudandır. Mihri terbiyeli birisiydi. Saygılıydı. İtici bir tip değildi. Damadı severdi kendisini. Babam sağ değildi. Sağ olsaydı ne tepki verirdi bilmiyorum. Ama bakın babam sağken bana bir kere şöyle demiştir: “Biliyorum, sen zamanımızın en ileri felsefesini savunuyorsun. Ama olmaz; bizim memlekette buna müsaade etmezler. Çok acı çekeceksini benden söylemesi.” Bu kadar... “Sen emniyet müdürünün kızısın, nasıl karışıyorsun bu işlere” falan hiç böyle şeyler söylemedi. Bir kere ters bir laf etmedi. Ben ilk defa gözaltına alındığımda yaşıyordu ve komunist olduğumu da biliyordu.

Mihri Belli’nin çocuklarla ilşkisi nasıldı? Çocuklar hep sizinle olmuş, Cezayir’e gitmişsiniz, sizinle gelmişler...
Yoo, o kadar da değil. Mihri çok ilgilenirdi çocuklarla. 11-12 yaşlarına kadar beraber oyun oynadılar. Çelik çomak oynarlardı, uçurtma uçururlardı. İlk terbiyelerini Mihri Belli’den almışlardır belki de. Benim zaten çok işim vardı. Ben bir kere doktordum. Bir kere ekmek parası için çeviri yapmak zorundaydım. Ömrüm çeviri yapmakla geçti.

Sizi cezaevinde ziyarete geldiler mi hiç?
Zaten 5 buçuk sene süren ilk fasılda çocuklar yoktu. Sonradan 12 Mart döneminde tutuklandığımda ancak bir kere falan ziyaretime gelebildiler. Saint Joseph’e gittikleri dönem; Emre de ilkokulu bitirmişti. Beni Ankara’ya sevketmişlerdi. Onlar İstanbul’da, annemle birlikte kalakaldılar. Babaları da yok. Teyzeleri her zaman göz-kulak olmuşlardır oğlanlara. O yüzden hep söylemişimdir; bekârken hapse girmek hiç problem değil. Hele de siyasi tutuklu olunca, koğuşta arkadaşlarla yatılı okul gibi bir yaşamın oluyor. Ama dışarıda yardıma muhtaç çocuk bırakırsan zor, çok zor! Dünyaya gelmesine sebep olduğun iki tane küçük çocuk... Aç mıdır, tok mudur. Daha da önemlisi, ne gibi hakaretlere maruz kalabilir, ne gibi saldırılara uğrayabilirler... Gece gündüz bunu düşünüyordum.

Daha sonra İsveç’e gittiniz. Gene zorunlu bir ayrılık oldu...
İsveç’te 20 sene oturduk biz. İlk 10 sene hiç gelip gidemedik. Evren döneminde. Mihri 80’de gitti; ben tabiî, çocukları bırakamadığım için daha sonra. Apartman çevresinde dolanıyordum. Evde yatmıyordum. Bizim eve gelen giden beni görmesin diye. Yani gelip arasalar, Sevim Belli yok bu dairede. İki sene kadar böyle idare ettik. Çocuklar da küçük daha. Saint Joseph’de öğrenciler henüz. Çember daraldı, sıra bize geliyor gibi olmaya başladı. Zaten daha önceden yazılar yüzünden açılan davalar vardı. Mihri Belli de pasaport gönderdi bana.

Sahte pasaport olsa gerek...
Tabi... Kendi pasaportunla çıkamazsın, zaten aranıyorsun.

Çocuklar kaldı ama değil mi?
Evet ikisi de kaldılar. Çok küçük değildiler, ama ana olunca bırakmak oldukça zor oluyor.

Kim ilgilendi siz yokken çocuklarla?
Teyzeleri vardı, İzmir’de otururlardı. Annem vardı. Yatılı okuyorlardı zaten. Yani kız kardeşlerim kolladılar. Eş-dost... Büyümüşlerdi de aslında. Hayrettin o sene liseyi bitirdi, üniversiteye gidecek koca adamdı. Şimdi kimi görsem fakülteden Hayrettin’in arkadaşı; “Sevim Teyze biz siz yokken sizin evde çok kaldık” derler. Burası yol geçen hanına dönmüş meğer. Yalnız kalmamışlar oğlanlar.

Mihri Belli ile yaşamak kolay bir şey değildir diyorsunuz. Neden değildir?
E değildi tabi. Bela eksik olmazdı başımızdan. Ayrıca hem çok anlayışlı ve yumuşak adamdı. Hem de tavizsiz. Eh, O, en doğrusunu bilirdi, liderimizdi. Mihri Belli’nin maçoluğu vardı, ama kadın erkek eşitliğine gönülden inanırdı. Her zaman da yardımcı olurdu, ev işlerinde de, politikada da. Gene de politik görev başta gelirdi elbette. Eh, ne denir! Evet, ben üç erkekle mücadele ettim işte.. Eşim ve iki oğlumla. Bazen gölgede kaldığımı hissettiğim oldu.

Mihri Belli’nin son hastalığı dönemini nasıl geçirdiniz?
Mihri Belli acısını belli eden biri değildi. İşkence görürdü, konuşmazdı mesela. Gık demezdi. Şurada şu kanepede yattı. Ben pansuman yapıyorum yaralarına. Gözünü bile kırpmıyor. Burada, bu kanepede bir ağaç gibi yattı. Acısını hiç belli etmedi. Hiçbir şey talepte de bulunmadı. Su bile istemedi.

Siz bir doktor olarak hissettiniz mi ecelin gelmekte olduğunu?
Beklenen bir şeydi elbette. Ama o an için, o gün için beklemiyordum doğrusu. Kendisini hiç yalnız bırakmadım. Dışarıdayken hep endişeliydim, bari ben evdeyken ölse diyordum. Avuntuya bakar mısınız! Dilediğim gibi oldu işte! Mihri Belli sadece Türkiye için değil, tüm dünya için önemli bir insandı. Mihri Belli gibi bir kayıp, sadece Türkiye için değil, tüm insanlık için büyük bir kayıptır.

Yanımda öldü dediniz, ne hissettiniz?
Ben doktorum, çok ölüm gördüm.

Bu politik bir cevap mıdır?
E, belki de öyledir. Doğrusunu isterseniz yoğun duygular, kaybın gerçekliği zamanla içinize işliyor.

Şubat 2012 - Sayı 158


yeniHarman'ın Şubat sayısı her zamanki gibi canlı, heyecanlı ve bir hayli gerçek. Harman, Türkiye kışından, harman yerinden canlı bildiriyor: Tabutta rövaşata! Ana medya yan gelip yatarken yeniHarman Uludere'nin yaralı yamaçlarındaydı:

Harman'ti

Tersane

Yalıdakiler

Cinayetlerin üzerini örten kalın perde: tetikçiler - Belma Akçura

Yeniden Harmanlama - Gün Zileli

Uludere: Tabutta Rövaşata - Mesud Ata

Suç Azizleri: Kokain baronlarının gayri resmi tarihi - Ezgi Aksoy

Faili Meçhul Kürdistan Haritası - Miraz Ruspi

Sevişmek Özgür kılar - Erdinç Yücel

Kürtleşen ölümler - Ercan Geçgin

Dikkat Buyur - Duygu Sarı

N'oluyo lan! - Mahmut Çebi

Peki Türkler kimi severler? - Ata Erad

Tesadüf diye birşey yoktur - Demet Özge Aykan

Bir Zamanlar Anadolu'da filmine dair - Zahit Atam

"Bir daha asla" diyebilmek için - Sibel Özbudun

Sirk fuarı - Gürel Aşık

15.11.11

Kasım 2011 - Sayı 155





Harman'ti

SDP Genel Başkanı Rıdvan Turan: "Polise yedek anahtar yaptıralım.. Kapıları her seferinde kırmasınlar.." - röp. Mesud Ata

Steve Jobs'la Benim Aramdaki Farklar - Erdinç Yücel

Dışardan Gazel! - Gün Zileli

Başakşehir Underground - Mesud Ata

Libya'da Savaş Yeni Başlıyor - Hakkı Taşdemir

Bu da JİTEM açılımı - Belma Akçura

İktidarın Fay Hattı - Zafer Aknar Van'dan bildiriyor

Kürt Gençleri Ne İstiyor? - Ercan Geçgin

Vefasız Eleman Aranıyor! - Ömer Gamyükü

99'un İşgali - Occupy Wall Street - Ezgi Aksoy

Sevim Belli: "Mihri Belli Türkiye için değil tüm insanlık için bir kayıptır" - röp. Ezgi Aksoy

Hayrettin Belli: "Babam benim kahramanımdı" - röp. Mesud Ata

15 Maddede ETA - Ezgi Aksoy

Dikkat Buyur! - Duygu Sarı

Ve Yeniden, Savaş... - Miraz Ruşpi

İsyan! Devrim! Eğitim! - Ezgi Aksoy

İspanya Öfkeliler Hareketi 15 Ekim - Elife Orhan

Ali Şeriati ve Batı - Ata Erad

Tebrenmek - Remzi Gürkan

Kaan Arslanoğlu: "Liberal okura hiçbir zaman yaranamadım" - röp. Filiz Elasu

Flört: "Grubumuzun adını TMSF aldı" - röp. Tanla Sılay

Bir Gün Küçük Bir Harf Kaybolsa - Levent Orhan


ve dahası.... dahası.... dinç dergi yeniHarman'da...

8.4.11

Nisan 2011 - 152. Sayı






Gün Zileli: “Türkiye’nin Pravda’sı Taraf’tır.” - Röp. Levent Orhan

Vicdani redçi Halil Savda, cezaevine girmeden evvel yeniHarman'dan selam ediyor:


“Emrediyorum, Sev…”

Bombaların, nükleerin gölgesinde Fikret Başkaya konuşuyor: 


“Emperyalizm savaşsız, hegemonya düşmansız yapamaz” 
- Röp. Mesud Ata



Mîraz Rûspî, Diyarbakır Newroz'unu izledi: “Değişimin ve Direnişin Büyüyen Ateşi”



Sevan Nişanyan: “‘Madem ki Ermeniyim, istemeden vermeliyim’ diye düşündüm, verdim.” - Röp: Kadir Sarıkaya



Bülent Arınç'ın geçen ay hedef gösterdiği Atılım ve Azadiya Welat editörleri baskı(n)ları yeniHarman'a değerlendirdi...


Ezgi Aksoy, 'Popüler Kült' yazılarına devam ediyor: “Felaket ve Kıyamet Online” 



Eser Kaya Özgür Gündem'in hiykesini, Press'i yazdı: “Kurşun gerçeği öldüremez”



Levent Orhan yazıyor: “Eyvah! İmam Osurdu”



Hakkı Taşdemir, Libya önüyle arkasıyla Libya dinamiklerini seriyor:
“Kurdun Suyunu Kim Bulandırdı?”



Timur Danış sırt çantasını hazırlıyor: "Atoma Karşı Akkuyu’ya Git"



“Yalan”- Remzi Gürkan



Emine Yöney'den yemek tarifi: “‘Domino etkisi’ mönüsünün ana yemeği: Soros Beğendi”



Ömer Gamyükü: “Ben Sende Tutuklu Kaldım”



Mahmut Çebi ve Cahit Kızıl: Gündemi Kaşıyan Adamlar


Ata Erad, İran'dan: Tahran’da ‘Fecr Tiyatro Festivali’ ve Türk sanatçılar…



“NATO ve Büyük Ortadoğu Projesi” - Filiz Elasu



“Ne O Liberalizm?” - Fahrettin Ege



“Şehir Fırsatlarında yeniHarman Dergisi Çok Daha Ucuz!” - Tanla Sılay



“Gündüz Kuşağı Çılgınlıkları - Tam Gaz” - Melis Tükel Sünbül



“Gerçeğin Çölü” - Serhat Elfun Demirkol

9.2.11

Şubat 2011 - 150. Sayı

"İnadına İsyan, İnadına Özgürlük!" – Reni Parker

Mısır, Minyeli Abdullah ve Dış Siyaset -Levent Orhan

'Vergi, Zulüm ve İsyan!' - Emine Yöney


Mardin ve Öte Yanı - Ahmet Alpan

• Wikileaks belgeleriyle tekrar gündeme gelen Irak savaşı ülkemizi yakından ilgilendiriyor. Savaş hakkında çok konuşuldu, çok şey söylendi...

• 2003 Mart'ında herkes televizyonlara kilitlenmişti. Ancak sınırda olanları pek az kişi biliyor...

• O günlerde Amerikan ordusunda tercüman olarak sıcak bölgede görev yapan gazeteci Ahmet Alpan sınırda ve ötesinde yaşananları sizler için yazdı.

• Amerikalılar PKK'dan değil de hangi örgütten korkuyorlardı?

• Amerikan istihbarat subayı neden Türk Albay'ın elini öpmek istedi?

• Türk komandosunun eğitimi karşısında Amerikan askerleri ne yaptı?

• Amerikan üssünü tek başına silahla basan Mardinli kimdi? Ne istiyordu?

• CIA ajanları neden paniğe kapıldı?

• Sınırın öte yanında kimleri gördüm?

• Kuzey Irak'a gitmek için hangi ülkeden vize aldım?

• Savaş başladığında Amerilalı üs komutanının ilk tepkisi ne oldu?

• Saddam'ın nerede saklandığını ihbar etmeye gelen kimdi?


"Latin Amerika’dan Özerklik Deneyimleri" - Sibel Özbudun

"Yetimhanedeki yeni hayatım" Beliz Kudat/Guatemala

"İnsan gözden kaybolur, toprak kalır!" - Filiz Elasu

"İsrail buldozeri tarafından ezilerek yaşamını yitiren Rachel Corrie’nin hayatı sahneye taşındı" Röp: Aslan Özdemir

"Yer6 Hafıza" - Mehmet Atakan Foça

"Tuvalet Guruları’yla Şifreli Tuvalet" - Mesud Ata

"Kurdish Kangal" - Mehmet İşten

"Sandığın ve Entelektüelin Dili" - Filiz Gazi

"İnsanoğlunun ET ile İmtihanı: zombiler, yamyamlar, açlık, et, medeni(y)et" - Ezgi Aksoy

"Ortadoğu Kukla Tiyatrosuna Hoş Geldiniz" - Özgür Atak

"Yabancı Ot Atlası" - Remzi Gürkan

“AKP’YE İÇİYORUZ” etkinliğini düzenleyenler yeniHarman’da - Cuma Hikmet

"Örgütlenmenin Matematiği" - Serhat Elfun Demirkol

"Katili Biliyoruz. Ama O’nu Tanıyor Muyuz?" - Sercan Zorbozan

"Kürt Romanı Domino Taşlarını Tersten Yıkıyor" -Tanla Sılay

"Devrimden Sonra" - Özgür Atak

"Kartallar Yüksekten Uçar" - Ata Erad

"Başka Bir Mezopotamya Mümkün" -Miraz Rûspî

Taylan Özgür Ölmez: Artık ismimin altında ezilmiyorum - Röp: Tuğba Ercanpolat

Rahimde Rövaşata- Mesud Ata

Dikkat Buyur - Duygu Sarı