Aşk şiiri yazmaya utanan Şair’in oğlu Mehmet Efe Taftalı

On: 10 Kasım 2009 Salı

Siz hiç bir insanın yüzünde samimiyetin, dürüstlüğün ve erdemin dokunabileceğiniz kadar aşikâr olduğunu gördünüz mü? Elini sıkmakla bile ferahladığınız bir ağabeyiniz oldu mu? Birisini dinlerken dünya için, insanlık için, hatta kendiniz için bile umutlandınız mı? Benim kişisel olarak bu sorulara verebileceğim yegâne yanıt Oktay Taftalı’dır. Oktay Ağabey ile konuşurken içimde okumaya, yazmaya ve hakikate dair bir iyimserlik uyanır. Bazen sizin de dünyada kötülüğün galibiyetine dair bir endişeniz oluyorsa Taftalı’yı tanımanızı öneririm. İyiliğin kazanacağını onun gözlerinden anlayabilirsiniz.

Gâvur ayazında bir Viyana gecesi düşünün seksenlerin başında. Sokak lambası ve kar. Yaşayabilmek için para gerek. Para için çalışmak. Soğuktan ellerini hissetmiyor Oktay Ağabey. Karnını doyurmak için bütün gün kaldırımlardaki karları temizlemek zorunda. Ama neredeyse işin sonu yok. Çünkü bir sokağın sonuna geldiğinde başladığı yeri yeniden kar tutmuş oluyor. Omzunda kürek Sisifos gibi başa dönüyor Oktay Ağabey. Bir yerlerde uğruna vuruştuğu bir dünya paldır küldür yıkılırken o haklılığından emin, kendisinin değil zalimin yanlış olduğunu biliyor. Bu yüzden yılmıyor, inatla, emekle çalışıyor. Eşref-i mahluk olan insana nasıl yaşamak yakışırsa öyle çalışıyor. Çünkü dünyanın sahilleri bütün insanların kardeşçe oturup yıldızları seyredebileceği kadar geniştir. Oktay Ağabey bunu bildiği için vazgeçmiyor. Gurbet gecelerinde sabahlara dek gözleri kan çanağı felsefe okuduysa ettiği iman aynı imandır. Ringe çıkıp boksa tutuştuysa korkusuzluğu aynı imandandır. Allah’a, devrime ve insanlığa hiç tükenmeyen namuslu bir iman.

O yüzden, ‘Şimdi elli yaşında bir adam neden çocuk sahibi olur? Sorusunun cevabında yaşayakalmaya dair aynı mücadeleyi görmek gerekir. Çünkü devrimcidir Oktay Ağabey ve evvel Allah hayatın belini kıracaktır.

Canımın içi Mehmet Efe’nin doğduğu haberi çok uzaktan geldiğinde ilk bunları düşündüm. Sonra böyle bir babanın oğlu olmak şerefi ile hayata galip başlayacak olan Mehmet Efe’ye dualar ettim. Yolu, izi açık olsun, kendisini var edebilsin diye. Hoş geldi, sefalar getirdi benim aslan yeğenim.

Başar Başaran / yeniHarman, Kasım '09

Kasım 2009 - 135. Sayı

On: 07 Kasım 2009 Cumartesi



Hayrettin Belli'nin moderatörlüğünde
Aydın Çubukçu,
Ertuğrul Kürkçü,
Mahir Sayın,
Celal Beşiktepe
gibi 68'li isimler ve
Abdullah Öcalan'ın avukatlarından
İbrahim Bilmez
yeniHarman'da
“Kürt Açılımı”nı masaya yatırdı






10 yıl önce Türkiye'ye gelen ‘Barış Grubu’ üyesi İmam Canpolat konuşuyor

Gürkan Haydar Kılıçarslan’dan "En hakiki bitirme planı"

Mesud Ata, CinnetModern’i yazıyor:
“Salgın ve Korku Uygarlığı”

Başar Başaran, Deniz Baykal’la imtihanı, Aşk Şiiri yazmaya utanan şairin oğlunu yazıyor

Kamran Nijad, Fransa’da Türk ve Kürtlerin de dahil olduğu ‘Sans-Papiers’(Pasaportsuz)’lar yangınını yeniHarman’a yazıyor: “Kağıtsızların Direnişi”

Cem C. ve Sinan İzmir, seks kölesi olarak çalıştırılan hayvanları anlatıyor:
“İnsanlığın geldiği son nokta: Orangutan pezevenkliği”

Ezgi Aksoy, Sızıntı dergisinden Latin Amerika’ya uzanıyor:
“Ağlayan çocuk tablolarının sırrı ne?”

Erguvaniler ve Yalıdakiler’in yazarı Tayfun Er, yeniHarman’da yazmaya devam ediyor

●Boğaziçi ve ODTÜ’den IBM/HP’ye Vasıfsız İşçiler - Nedim Akay

●Türkiye’nin yeni ideolojisi: İntihalizm - Sabri Gürses

●Yaşayan Ölülerin Bayram - Ezgi Aksoy

●Tarafsız yargı düğünü - Gürkan Haydar Kılıçarslan

●Müslümanın Kapitalizmle imtihanı – Oktay Taftalı

●Tarihçi Eric Jan Zürcher: “CHP yel değirmenleriyle savaşıyor” – Burak Cop


Singapur, Vietnam ve Londra’dan DünyaHarmanı,
Yiğit Bulut’un jöleli saçları, Zolfo Livanello, İktisat söyleşileri ve dahası…

Ekim 2009 - 134. Sayı

On: 07 Ekim 2009 Çarşamba

Diyarbakır 5 No’lu cezaevi
Mesud Ata, Cehennemin provasının yapıldığı yerde

Başar Başaran, Cihangir kahvelerinden İslamcı çay ocaklarına Uzak İhtimal’in bilinmeyen öyküsünü yazıyor.
DVD Bonus’larında bile bulamayacağınız bir Perde Arkası

Liberallerle Ulusalcıların tek ortak noktaları onu sevmemeleri.
Yalnız adam Cüneyt Ülsever içini yeniHarman’a döküyor...

Sirus UFO Uzay Bilimleri Araştırma Merkezi Başkanı Hakan Akdoğan, Tanla Sılay’ın sorularını yanıtlıyor

Ezgi Aksoy Venezuella Başkonsolosu José Gregoria Bracho Reyes ile konuşuyor


Emine Yöney'den Tayfun Er ile yeni kitabı "Yalıdakiler" üzerine

Dr. Hakan Erdoğan'dan Reklamcılık Sözlüğü


Hayat beklentilerimiz ve ideal hayat [ Oktay Taftalı ]

Güçsüzlüğün İktidarı [ Gürkan Haydar Kılıçarslan ]

Acı Süt (La teta Asustada) [ Ezgi Aksoy ]

Çevre dostu GDO’lu pirinç! [ Defne Koryürek ]

Kısrağın kuyruğundan “Kısrak başı gibi uzanan memleket”e
[ Dr. Ulaş Gezgin ]

Can alıcı bir özelleştirme vakası: France Télécom intiharları [ Burak Cop ]

Evlilik ve Seks - Haz Bitti Yapı Paydos! [ Başar Başaran ]

Ahmet Tonak: Marksist Arayışlar, Ütopyacı Anarşistler, Anarko Komünist Hareketler…
Küreselleşmeye karşı bir üçüncü yoldansa bana bunlar cazip geliyor
[ Bilgehan Baykal ]


ve dahası yeniHarman'ın Ekim sayısında

yeniHarman Twitter'da

On: 04 Eylül 2009 Cuma


Twitter alemine yeniHarman da daldı, Gürkan Haydar Kılıçarslan ise Twitter'a ateş püskürdü!

https://twitter.com/yeniharmandergi

GHK, Twitter için ne dedi:
Ögrendigime gore twitter'a bilmemkaç karakterden fazla yazı da yazılamamaktadır. Bu da GHK'nın dişinin kovuguna bile yetmez. Bu twitter'ın emperyalizmin yeni bir oyunu oldugunu dusunuyorum. Zaten zar zor okuyan dünya internet halklarını okumaktan tamamen kopartmaya calışan bir karanlık zihniyetin son numarası olarak dusunuyorum.

Facebook mis gibidir. istersen ansiklopedi yaz ne yazsan kabul etmektedir. Herseye ragmen twitter'i kullanmaya baslarsa GHK "Kuran'ın bile hediyesi şu kadar lira, GHK yazıları da bu kadar lira, ütopya henuz çok uzakta ; sen de yaz sen de sat kardesim ; yazılarımı internetten bedavaya indirenlerin alnını karışlarım ; şu anda Tayyip Bey kardeşim ile iftardayım, sigara paketimi çekiştiriyor, alamadı, aldı, geri aldım, korumalar ustume çullandı, paketi kurtardım dostlar, aha yine gitti elimden, dur bi dakka kardesim bari bitireyim o paketi, Allah senin, aha kaptım, dostlar Tayyip Bey'in güneş gözlüğü bende artık; rahat dur Oray, masa orada ; "slm Serdar asl " gibi notlar esliginde kullanacaktır.

Eylül 2009 - 133. Sayı

On: 01 Eylül 2009 Salı


yeniHarman Eylül sayısı çıktı çıkacak...

●Nazlı Ilıcak'tan, Bekir Coşkun'a
12 Eylül Güzellemeleri - Tayfun Er

HarmAntiMedya
-Bazıları Amerika sever
-Teğmen Tümer, İsmet Özel okuru muydu?
-Nesin, Livaneli'ye sert girdi!
-Koç Holding'den 'anarşist' Bienal

●Başar Başaran'dan Eşber Yağmurdereli söyleşisi:
“Bir zamanlar Kürt meselesini tartışmayı vatana hıyanet sayanların yıllar önce bizim yaptığımız ihanetin bugün bir parçası haline gelmiş olduklarını görmek umudun ötesinde bir şey…”

●Mesud Ata
Direnistanbul
İstanbul için isyan vakti!

●Oktay Taftalı
Açılıma katkı!

●Nuray Mert ile söyleşi:
“Radikal’in ismine bu kadar kanmayı anlamıyorum”

●Mesud Ata - Nikola Sa’afin:
Tekerlekli sandalye ile Türkiye’yi ve İsrail’i ‘tehdit’ eden Filistinli

●Emine Yöney:
Neoliberal Bekaret Kemeri Politikalarının İflası

●Fikret Başkaya:
“Eskiyi düşünmemek, eskisi gibi yaşamamak gereken bir zaman bu...”

●Başar Başaran :
Bir Tükürüğün Hikayesi ( Eşber Yağmurdereli için)

●Mehmet Bekaroğlu, Şamil Tayyar'a ağzının payını yeniHarman'dan verdi:
“Bu adam 28 Şubat’ta darbe şakşakcısıydı”

Davul tozu minare gölgesi Ümit Bayazoğlu

●Ezgi Aksoy:
HONDURAS’TA DARBEYE DARBE

Medyalog Gürkan Haydar Kılıçarslan

●Tayfun Er:
Pogromdaki Kaos

Mezopotamya Sosyal Forumu "Ben de varım” diyen herkesi çağırıyor

●Metin Yeğin ile söyleşi: “Allah bütün devletlere zeval versin!”

●Nedim Akay IMB'in kanlı tarihini yazıyor:
Kapitalizm, Kan ve IBM

●Dr. Ulaş B. Gezgin:
Kore’den Tayland’a Bir Yolculuk...

●Laz Marks yaylalardaydı

●'Çizgi roman Oscar'ına aday olan Kutlukhan Perker ile söyleşi:
Bizde işler ‘Yahşi Batı’

●12 Eylül Rakamlarla kanlı bir dönemin iç yüzü

Ağustos 2009 - 132. Sayı

On: 05 Ağustos 2009 Çarşamba


Hürriyet Almanya ve Kerem Çalışkan olayının iç yüzü aydınlanıyor.
Ali Gülen yazıyor:

“Almanya Hürriyet’te ne oluyor, bir de benden dinleyin”

Başar Başaran, Gürsel Tekin ile konuştu. Tekin, tarihi okul binaları satışına ateş püskürüyor:
“Merkezi yerlerdeki camileri de satsınlar. Onlar da para ediyor..."



Hewler Post’un başyazarı Rebwar Kerim Weli ropörtajı: “Biz Osmanlı’nın çocuklarıyız!”
(Emre Demir)

Haluk Gerger’le Türkler, Kürtler, Dünya ve Emperyalizm üzerine ders gibi bir ropörtaj:
“Asıl Türk halkı bakımından endişeliyim. Yıkıntının altında kalan onlar olacak”
(Başar Başaran)

Mesud Ata, Türk medyasında ilk kez Leonard Cohen’in İsrail de vereceği konser ile ilgili yükselen protestoları yazıyor tüm dünyada büyüyen protestolar yeniHarman’da.
"Cohen, Remmeber Gazza Don’t play Israel!"

Yusuf Yavuz:
DP’den AKP’ye, Said-i Nursi’den Zeki Müren’e çarpıcı bir aile öyküsü...
Menderes Türel’in Rixos transferinin elli yıllık sırrı

Ezgi Aksoy Küba Komünist Partisi yetkilisi ve gazeteci Enrique Hernandez ile İstanbul’da konuştu.
“Küba Devrimi’nin 50. yılını kutluyoruz

Kemal Öncü:
Ölümünün 10. Yılında Güler Yücel ile Can Yücel’e Dair...

Mesud Ata Sendikalı imamlar ile cami avlusunda konuştu:
“Bu yıl Cuma namazına denk geldiği için 1 Mayıs’a gidemedik”

Oktay Taftalı:
“Cumhuriyet’e sahip çık

Gürkan Haydar Kılıçarslan / Medyalog
“Kırk yıl hatırlı bir kahve”

Başar Başaran:
“Söz ola kestire başı demokrasisi”, “Kırım Kongo Vs Domuz Gribi

Davul Tozu Minare Gölgesi
Usta Gazeteci Ümit Bayazoğlu yazıları ile artık yeniHarman’da

Melis Tükel:
“Önyargılardan uzak insani duygular aranıyor”

Filiz Elasu:
“Özgürlüklerin Dayanılmaz Hafifliği”

Lemancoğrafik Dergi, National Geographic’e kafa tutuyor!
Git Dergisi’nin 100. Sayısı için Timur Danış’la konuştuk

yeniHarman Alternatif Cuma Toplantısı

On: 03 Temmuz 2009 Cuma

yeniHarman Haziran sayısında “Oradaydım” başlıklı medya dünyasının meşhur Salomanje Cuma toplantısı hakkında yazdığım yazıdan sonra ortalık yıkıldı. Serdar Turgut köşesinden bir daha bu toplantılara katılmayacağını ilan etti. Bu toplantının bir çeşit narsizm bağımlısı terapi grubu olduğunu ifade etti. Oray Eğin, Serdar Turgut’a katılmadığını yazdı. İsim vermeden GHK’yı ajan ilan etti. Gerçekten de Vatan Gazetesi internet sitesinden yayılan haber belki 30 küsur internet sitesinde yer buldu. Bu konuda röportaj talebi aldım ve ilk röportajımı verdim. Derken grup üyelerinden Ahmet Hakan muhtemelen GHK’nın kem gözlerinin bardağı taşıran son damla olması nedeniyle kolunu kırdı ( Gerçi Ahmet Hakan oradayken bir kadın nazar boncuğu satıyordu ve Salomanje konuklarından benden başka bu kadından nazar boncuğu alan da olmamıştı.). Haberi alır almaz kendisine ilk geçmiş olsun iletisini gönderenlerden oldum. Köşesinden teşekkür etmedi ama sağ olsun 4 gün sonra e-mail ile teşekkür etti ki teşekkür listesine de böylece cebren ve hile ile girmiş olayım. En sonunda yazın da gelmesiyle Eylül’ün ilk Cuma günü için sözleşen bu grup Salomanje toplantılarını tatil etti. Fehmi Koru kardeşim’e bir sonraki Fasıl için beni davet etmesini ilettim. Eskiden zaman zaman cevap yazan Fehmi Koru bu hususta cevap yazmadı ve muhtemelen bilgiyi sızdırmamak için seferberlik ilan etti. Ama en çok Ertuğrul Özkök beni hayal kırıklığına uğrattı. O da küçük bir grup Doğan medyası isimleriyle beraber Reservoir Geceleri düzenleyeceğini ilan etti. Yaptığı ilk organizasyonda ortam dinlemesine tabi olup olmadıklarını araştırdığından bahsetti. Ama beni hayal kırıklığına uğrattı. Çünkü böyle bir aktivite hakkında önceden tek bir haber bile sızdırmadı. Fehmi Koru’nun çok ketum olması nedeniyle artık tek umudum Ertuğrul Özkök ve Reservoir Geceleri’dir. Netice itibariyle Salomanje toplantıları ya tamamen ya da geçici olarak bitti.

Ne var ki Oktay Taftalı abimizin ifadesiyle fizik yasaları gereği, doğa boşluk kabul etmiyor. Salomanje toplantılarının iptal olmasının hemen arkasından yeniHarman yazarları olarak biz de alternatif bir Cuma toplantısı düzenledik. Yurtdışından gelen Oktay Taftalı abimizin memlekete ayak basmasından sadece birkaç gün sonra Cuma toplantımızı LeMan Kültür Kafe’de icra ettik.

O Cuma günü bir iş görüşmem vardı aslında. Kurtköy’deydi. İşyerine vardığımda içeride bekleyen 5 tane mühendis daha vardı. Bana biraz bekleyeceğim söylendi. Ben de 3 saat kadar “biraz” bekledim. Aslında akşamı iple çektiğim için bu koskoca 3 saat o kadar da uzun geçmedi. Ama en azından bu işyerinde çalışmanın bir çeşit mazoşizm olduğunu anlamamı sağladı. Bir ara, benimle görüşme yapacak olan adam dışarı çıkıp bana “Şu dışarıda bekleyen Chevrolet sizin mi?” diye sorduktan sonra boynumu çevirip dışarı baktım ve dışarıdaki son model Chevrolet’yi gördüğüm anda hayatın kendisinin başlı başına bir mizah hazinesi olduğunu anladım.”Yok” dedim ona. Kötü bir aday izlenimi vermeye karar verdiğim görüşmemi beklerken tesadüfen 2 okur kardeş aradı beni. Onlara toplantımızdan bahsettim ve isterlerse katılabileceklerini söyledim. Önce duraksadılar, şaşırdılar ama kabul ettiler. Biri karşı taraftan gelecekti. Diğerini ise ben giderken o sıra kullandığım bir şirket aracı ile alacaktım. İş görüşmesini sizlere daha sonra anlatacağım. Okur kardeşimiz için saatlerce trafikte bekledim ve inanın geçireceğimiz akşamın keyfini hissetmek nedeniyle bundan yana en ufak bir şikayetim de olmadı. Nihayet ikimiz beraber Taksim’e, dergiye ulaştık.

Oktay Taftalı abimiz birasını yudumlamaya çoktan başlamıştı. Tuncay Akgün abimiz de oradaydı. Editörümüz Başar Başaran kardeşimiz ile taa Antalya’dan Yusuf Yavuz kardeş de katılımcılar arasındaydı. Akşamın ilerleyen saatlerinde diğer okur kardeş de yerini aldı. Derken bir gece önce 5N1K’da Tayyip Erdoğan’ın psiko-biyografisini anlatan psikiyatrist Dr. Cemal Dindar ve beyin cerrahı doktor yazarımız Hakan Erdoğan kardeşler de yerlerini aldılar. Zaman zaman LeMan dünyasından değerli isimler de gecemize katıldılar.

Oktay Taftalı abimiz olağanüstü performansıyla gözlerimizden yaşlar gelmesine neden oldu. Birkaç metre ötedeki sahneden Cem Yılmaz’ın çıktığı bu mekanın tarihinde Oktay abi sayesinde ve sohbet liderliğinde kanımca bu kadar çok kahkaha duymamıştır Leman Kültür duvarları. Üstelik tüm bu kahkahaların bir geyik neticesinde olmadığını, tam tersine olağanüstü yerinde tespitlerin, analizlerin ve değerlendirmelerin arkasından geldiğini söylemem gerek. Gece boyunca neredeyse tek bir geyik yapılmadı. Hemen herkes gerek grup dahilinde, gerek ikili, üçlü sohbetlerle üst düzey muhabbetin en tatlı örneklerini verdi. Oktay Taftalı masanın başucunda bir kaptan gibi dümen elinde hepimize tatlı ve güvenli bir muhabbet yolculuğu yaptırdı. Bir kısım insanlar, ben dahil kimileriyle ilk defa tanışıyor olmanın keyfi içinde saatlerin nasıl geçtiğini önemsemeden her dakikası dolu geçen doygun bir gece yaşadık. Her katılımcı kendi mesleki yaşamından ve yazarlığından zengin sohbetler kattı. Medya dünyasında sıklıkla rastlanan bu tür sosyal aktivitelerde yine sıklıkla rastlanan kimsenin kimseye yaranma gayreti yoktu. Herkes doğal ve herkes kendisiydi. Kimsenin kimseye bir ispat derdi yoktu. Başar kardeşimin sıklıkla ifade ettiği gibi medya dünyasında ender rastlanan bir temiz farkındalıktan başka başkalarına atacağı havası olmayan temiz ve güzel insanların bir hoş sohbetiydi tüm gece...

Bu arada ben epeyce aç gelmiştim ve bu gecenin Oray Eğin’i beklenmedik şekilde GHK olmuştu. Kendi önümdekileri silip bitirdikten sonra Tuncay Abi, Başar ve Oktay Abi’nin önündeki tabağa da sızmayı başardım. Arada bir işi sağlama alıp bu üçlüyü lafa tutacak bir şey söylüyor, ardından tabağa kuvvet yükleniyordum. Okur kardeşlerimiz de geceye aktif bir şekilde dahil olup akşamı renklendirdiler. Herhalde okur kardeşlerimizin bu toplantıdaki varlığı alternatif medyanın yüz akı olan yeniHarman ile yaygın medyanın arasındaki mesleki ölçekte insanlık ve kalite farkının da bir göstergesi olmalıydı. Menümüz mütevazi sosislerden müteşekkil idi. Çoğunluk bira içti. Masanın entelektüel seviyesini, Salomanje’de gördüğüm seviye ile karşılaştırmamı isterseniz, size söyleyeceğim, böyle bir karşılaştırmanın eşyanın tabiatına aykırı olduğu yönünde olacaktır. Hiç denizdeki balıklarla akvaryum balıkları bir olur mu?

Tüm açlığıma rağmen ve herkes muhabbetin doruklarında gezinirken gizli gizli tabakları boşaltmama rağmen ne karnım doydu bu gece ne de ruhum doydu bu kadar zengin menülü sohbetlere. Masada bulunan herkesin bir mesleği vardı bir kere. Bir de hayatı. Biz yeniHarman yazarları yaygın medyadaki mesleksiz ve hayatsız insanlar gibi değildik ki bir kere.

Her şeye rağmen Salomanje’ye benzeyen iki şey vardı. İlki, bu sefer müesseseden içtiğim 3 adet biranın ardı sıra yine lattemi ısmarladım. Tuncay abiden kaçmadı bu. “Latteni de ısmarladın yine” demeyi ihmal etmedi. İkinci olarak, bu kez tam anlamıyla Külkedisi idim. Bir paralı otoparka bıraktığım aracımı bu sefer saat 12 olmadan almalıydım. Çünkü bu saatten sonra otopark kapanacak ve bu kez sokakta kalacaktım. Hem de yanımdaki okur kardeşi evine bırakmam gerekiyordu. Zaten benden önce Yusuf Yavuz erkence ayrılmak zorunda kalmıştı. Saat 12’ye yaklaşırken herkesle kucaklaştım ve sabaha kadar sürmesinden memnuniyet duyulacak bir geceyi noktalamak zorunda kaldım.

yeniHarman bu toplantıyla sadece eğlenmedi. Aynı zamanda belirli kararlar alındı. Bunlar üzerinde fikirler serdedildi. En önemlisi ise yeniHarman’ın okurları ve yazarları arasında ışıyan yükselen dostluk dünyası tanımlanmış oldu. Siz değerli okurlarımızla iletişim hatlarımızı güçlendirme kararı aldık. Önümüzdeki aylarda bunları uygulamaya geçeceğimizi umuyorum.

İlerde GHK asıl şöyle diyecektir. “Evet dostlar! Ben asıl oradaydım!”

Gürkan Haydar Kılıçarslan - Temmuz 2009

Temmuz 2009 - 131. Sayı

On: 02 Temmuz 2009 Perşembe


ÖDP’de yeni bir dönem başlıyor... Başar Başaran Ayrılanlar ve Kalanlar ile konuşuyor.

Alper Taş: "Türkiye sosyalist hareketi ideolojik manada bütünüyle tasfiye edilmek isteniyor"

Ufuk Uras: Dev-Yol’u Dev Yol yapan ana damar bizimle birlikte

“Rusya’ya söz verdiğimiz için yok saydıklarımız...”
Dr. Hakan Erdoğan yeniHarman için Çeçen Mülteci Kampına girdi.

“Sıkar mı? Sıkmaz mı?”
Psikiyatrist Cemal Dindar Kenan Evren’in ‘İntihar ederim' Açıklamasını yeniHarman için değerlendiriyor


►Gürkan Haydar Kılıçarslan yazıyor:

●Godot beklerken belge geldi

●Asıl oradaydım! / Salomnaje’ye alternatif Harman Medya Toplantısı bütün ayrıntılarıyla ilk kez yazılıyor.


►Filiz Elasu 10 yıldır Türkiye’de yaşayan Alman gazeteci ve Sümerolog Jan Keetman’la İran Dönüşü İran’ı görüştü.

►Başar Başaran İran’ı yazıyor: “Akrabanın Akrabaya Akrep Etmez Ettiğini”

►Sinan İzmir ve Cem C’ den dikkat çekici bir inceleme
“ALF: Kafesleri kır! Zincirleri parçala!”

►Mesud Ata soruyor : “Bomba yer misiniz?”

►Ezgi Aksoy Peru Amazonu’nun Anti-Kapitalist Yerlilerini yazıyor:
“Atalarının etini yedirmeyenler çok uluslu şirketlere ve maşa hükümetlere karşı”


►Eczacıbaşı Ekart Dosyası Çıban Başı Nedim Akay yazılmayanı yazıyor
“Eczacıbaşı: Sanata-spora saygı, işçiye baskı!”

►Eser Kaya’dan kapsamlı bir film incelemesi:
"Hollywood perdesinde devrik bir başkan: Nixon”

►Yusuf Yavuz, Tarihçi Kudret Emiroğlu ve Antropolog Suavi Aydın ile Mardin’i konuştu: “Mardin katliamı modern bir olaydır”

►Haziran ayında kaybettiğimiz değerli insan ve önemli fotoğrafçı Mithat Çınar’ı arkadaşları anlattı:
● Mithat Çınar ve dostluk üzerine - Oktay Taftalı

● Çağımızın bir kahramanı - Cemal Dindar

Salomanje çıkarmasının ayrıntıları

On: 12 Haziran 2009 Cuma



Medya dünyasının ağır toplarının Salomanje toplantılarına sızan Gürkan Haydar Kılıçarslan'ın 'Salomanje Çıkarması'nın ayrıntıları



Röportaj: Ali Ersin Kelleci/Renkhaber.com
Ne zaman ve nerede dünyaya geldiniz?

5 Ağustos 1969'da İzmir-Bornova'da doğdum. Ancak nüfus cüzdanımda rahmetli babamın memleketine düşkünlüğü nedeniyle anlamsız bir şekilde Osmaniye yazar. Dedem Ali Haydar Kılıçarslan o zamanlar il olan ancak İnönü döneminde ilçeye dönüştürülen ve 96'da yeniden il olan Osmaniye'nin ilk belediye başkanıdır. Atatürk bir yurt seyahatinde dedemin evinde 4-5 saat misafir kalmış, yemek yemiştir. Atatürk'ün oturduğu sedirde oturmuşluğum vardır. Ama Ankara ve İstanbul'da büyüdüğüm halde iş hayatım için doğduğum kenti seçerek Bornova'nın komşusunda yıllarca yaşadım. Karşıyaka benim için Türkiye'deki en özel şehirdir. Lakin, İzmir bir çukurdur aynı zamanda. O yüzden artık ben de İstanbul'a dönüş yaptım.

'Fatih Altaylı'yı affetim; ama…'

Başarılı bir öğrencilik hayatı sürmüş olsanız gerek… İstanbul Atatürk Fen Lisesi ve İTÜ Makine Fakültesi mezunu bir mühendissiniz. Ne yaptınız üniversite sonrası?

Maalesef ilk ve orta öğrenimim çok başarılıydı. Okul birincisi olacak kadar inektim anlayacağınız. Lisede baktım, herkes inek. Ben de farklı olanı seçtim. Disiplin Kurulu'na gitme rekorum o lisede halen kırılmamıştır ve kırılmasına da olanak yoktur. Tam 8 defa lisede yargılandım ve yazmış olduğum sayfalar dolusu savunmalar sayesinde ilk defa edebi anlamda yazmaya başladım. Savunmalarım başarılıydı. 8 kez gittiğim disiplin kurulu bana sadece 1 kınama, 2 uyarı ve 5 tahliye vermişti. Gerçi lise başarılarım arasında İstanbul çapında liselerarası tiyatro şenliğinde "en iyi oyuncu" ödülü ve Tübitak proje yarışması gibi şeyler de vardı ama yine de en gurur duyduğum başarılarım disiplin kurulları ile ilgilidir. Eylemlerimin çoğu da "herkesin iyiliği adına" yapılan işlerdi. İlerde yazacağım kısmetse, çoğu da ilginç ve matraktır. İ.T.Ü. Makine Fakültesi'ni nasıl bitirdiğimi ise inanın bilmiyorum. Defalarca o zamanki YÖK'ün acımasız kuralları gereği atılmaktan kıl payı kurtuldum. Öte yandan fakülte dekanının oğluna özel ders verecek kadar da renkli geçtiğini söyleyebilirim. Ama İ.T.Ü.'ye eşeği bağlasanız başka üniversitelerin birincilerinden daha iyi mühendis çıkar. Bunun nedeni de bu okulda tarih öncesinden kalma psikopat, sosyopat, ne ararsanız hocaların var olmasıdır. Düşünün ki ben yularsız dolaştığım halde iyi bir mühendis olarak mezun olmayı başardım. Bu okulu 6-7 yıl gibi pek makul bir sürede bitirdim. Sonrasında askerliğimi geciktirmek için elden geleni yaptım. Osmaniye askerlik şubesi, beni Ankara'da ailemin yaşadığı şehirde ararken ben İzmir - Karşıyaka'da denize karşı bira içiyordum ve Çörçil'i mesken edinmiştim. İzmir'de soğutma sektöründe çalıştım. Aynı sıralarda yerel bir radyoda canlı program hazırlayıp sundum. Çok rüya gören biri olduğum için "Düşkronize" adını verdiğim programda gördüğüm rüyalarımı anlatıyordum ve rock-metal müzik yayını yapıyordum. Metinlerim biraz mizahi biraz hüzünlüydü. Medya ile ilk tanışmamdır bu deneyim. Nihayet, babamın ihbar etmesi sonucu 1998-99 yıllarında Erciş-Van'da yedek subay olarak askerliğimi yaptım. Hikayeleri çoktur. Zaman içinde yazılar sırasında yer yer anlatacağım derecede enteresan, komik ve ibret verici anılarla doludur. Daha sonra tekrar İzmir'de yaşadım ve yine soğutma sektöründe çalıştım. 2001 krizinde çalıştığım Ar-Ge departmanı kapatıldı ve işsiz kaldım. İşte, bu ilk uzun işsizlik döneminde daha önce kurcalama fırsat bulamadığım internetle tanıştım ve uzunca bir süredir her gün aldığım çeşit çeşit gazeteleri internet üzerinden eleştirmeye başladım. Aslında bulduğum ilk platform Outlook Express idi. Yazımı yazıyor, eleştirimi yapıyor ve saptadığım çok sayıda e-posta adreslerine gönderiyordum. Bir ara 3000 kadar e-posta adresi biriktirmiştim. Fikir spam'i yaptığım söylenebilirdi. Sonraları yazılarımı dostlarıma ve bazı medya adreslerine göndermeye başladım. Hatta "The Outlook Express" adı altında dünyanın ilk e-posta gazetesini bile yayınladım bir süre. Bu durum, Medyakronik sitesinin ilgisinin çekti ve kapanana kadar bu sitenin gedikli bir okur-yazarı oldum. Site kapandığında ve herkes merakla "Nasıl bu site kapanır" diye siteyi açtığında bile benim yazım vardı ekranda. Medyakronik, Doğan medyasını eleştirel anlamda rahatsız ediyordu. Doğan medyası, Abbas Güçlü ve Fatih Altaylı kanalıyla bir arsa mevzusu muydu neydi, Bilgi Üniversitesi'ni resmen tehdit etmişti. Aydın Uğur da sesini çıkaramamıştı. Fatih Altaylı'yı affettim ama Abbas Güçlü ile görülecek bir hesabım var hala. 2002 yılı ortalarıydı. Söz konusu o yazıda "Siz bu siteyi kapatabilirsiniz ama ben damlayacak ve hatta taşacak yer bulurum, hiç merak etmeyi" diyerek meydan okumuştum. Türkiye'de şu anda MEB'de seçmeli ders olarak okutulan medya okuryazarlığının Türkiye'de ilk ve bence pek neşeli uygulamalarını yaptım o zamanlar. Okuryazarlık kavramını pek çok başka kavram gibi GHK'dan arakladı fikir hırsızları... Herhalde amaç, "mainstream medyada" her okuduğunu eşşek gibi kabul eden okuryazarlar yetiştirmek olsa gerek. Fakat GHK bir gün onlara anlatacak. Korkarım onlar sadece okur yetiştiriyorlar. İtiraz etmeyene yazar denmez çünkü. Kayıtlar, arşivler yerli yerindedir. İnanmayan, isteyen arşivlere bakar. Türkiye'nin ilk okuryazarı kimmiş öğrenir. Ama ben, bu konunun tarihçilere bırakılmasından yanayım. İşte, bir yandan bu işlerle uğraşırken öte yandan Kanada'ya göçmenlik için başvuruda bulundum ve 2002 yılı ortasında Kanada'ya gittim ve orada yaklaşık 4 yıl kaldım.

'Babamın ölümünden sonra bu ülkeye verecek çok şeyimin olduğunu anladım'

Neden geri döndünüz?

Aslında Kanada'ya zaten 4 yıl için gitmiştim. Elbette işler harika giderse kalmak, bir seçenekti. Ancak benim gibi bir iflah olmaz iyimser bile bu maceranın 4 yıl süreceğini biliyordu. Öte yandan babam hastaydı ve annemin "Ölsek cenazemize yetişemezsin" sitemlerine hak vermeye başlamıştım. Kaderin cilvesi gereği Kanada'dan döndükten birkaç ay sonra Ankara GATA'da babamın ölüm haberini veren hastanedeki ruhsuz doktorun karşısında, annemin yanında 4 kardeşten sadece ben vardım. Ruhsuz diyorum, çünkü ben annemi teselli ederken o doktor yan odada hemşirelerle fingirdiyordu. Ağlayan annem omzumda. Doktor orada hemşirelerle fingirdeşmekte. İşte o anda GHK'nın bu ülkeye verecek çok şeyi olduğunu anladım. Bir de, benim biricik bir Fransızca lise öğretmenim vardı. Adı Yaşar Azaz. GHK'yı GHK yapan dünyanın en özel insanıdır. İlerde kısmetse kendisinden sıkça bahsedeceğim. Kanada'ya gitmeme hiç razı değildi ve ben Kanada'da iken onu da kaybetmiştik. O, "Sen bu topraklarda yetişmiş bir gelinciksin" derdi. "Kanada'da seni bir fanusa koyarlar" demişti. Haklıydı. Gidenlere de, orada kalanlara da saygım var ama, hem olumlu hem olumsuz anlamda söylüyorum, Türkiye gibisi yok bu dünyada. Bir kere, oralarda hep çalışacak ve hiç eğlenemeyeceksiniz. Kazandığınızı ömür boyu tahta bir eve ve astronomik sigortalara yatıracaksınız. Oysa Türkiye'de eğlenmeye de zaman var. Koskoca Ontario Gölü kıyısından sadece kazlar ve sincaplar istifade ediyor. Doğal hayatı koruma niyetine tek bir tesis yok desem yeridir. Yanlış algılanan bir konudur bu. İnsan ve insanın doğal hayvanlıkları da "doğal yaşam" değil mi peki? Tamam belki biz abartıyoruz ama onların abartmadığını da söyleyemem. Ne var iki tane çay bahçesi, üç tane balık lokantası açsan o güzelim gölün kıyısına, kazların sincapların soyu mu tükenecek? Biz insanlar hayvan değil miyiz? Kanadalılar iyi hoş insanlar ama çok sıkıcı insanlar. Mizahtan da anladıkları yok. Onları güldürmek için Hint aksanı ile İngilizce konuş, yeter. İyi de her gün onları dinliyorsun zaten! Sonra bireysel özgürlüklerin tadını çıkartmanın da bir sınırı var. Biraz olsun mücadelesi olmayan bireysel özgürlüğün ne kadar keyfi olursa o kadar keyifli yaşıyor Kanadalılar. Benim gibi birisi yaşayamazdı orada. Öyle de oldu. Gerçi bazı meşhur medya dostları "Deli misin gelme bu ülkeye" dediler ama evet biraz delirmiştim ve döndüm. İşin ilginç yanı döndükten sonra düzeldim ve topluma uyum sağladım. Tabii ilk günlerde birkaç defa yaya geçitlerinden fütursuzca geçmeye kalkıp hayatımı zor kurtardım.

Şu anda sadece yazıyor musunuz? Yoksa mesleğinizi de yapabiliyor musunuz?

Alternatif medyada henüz kitabı dahi olmadan sadece yazarak geçim sağlamanın yolunu bulan birisi olacaksa o kişi ben olacağım. Dünyayı bilmem ama Türkiye'de yazarlık maaşını doğrudan okurlarından alan ilk ve tek yazarım. Kişisel olarak tanışmadığım belli sayıda okurum gönüllerinden ne koparsa hesabıma para yatırıyorlar. Ama bu para vergi kaçakçısı olmamı sağlayacak boyutta elbette değil. Geçinmek için mesleğimi yapmak zorundayım. Ancak şu anki kriz koşulları nedeniyle mesleğimden gelen kayda değer bir artı değer yok. Şu anda bir özel şirket için "freelance" ve "part-time" satış mühendisliği yapıyorum. Yani kadrolu, sigortalı değilim. Ortada bir maaş yok. Satış üzerinden prim söz konusu ve maalesef işler kesat. Ve aslında şu dönemde bir yol ayrımındayım. Artık mesleğimi bırakıp tamamen yazmaya yönelmek üzereyim. Part-time düşünürlük artık bana yetmemeye başladı. Hem sosyalist hem kapitalist bir hayırsever bulursam full-time düşünmek istiyorum. Çünkü sürekli seyahat barındıran mesleğim düzenli yazmama ve en önemlisi güncelin takibine engel oluyor. Geçen yıl çalıştığım eski işyerimde, uluslararası bir şirkette, müdür olacağım diye güncelden o kadar koptum ki 2008'de Türkiye'de ve dünyada ne olup bittiğini halen bilmiyorum. İşin gerçeği, ben medyayı bir platform olarak kullanıyorum. Kimseler bilmez, sayısız öyküm ve şiirim vardır. Başlamış ama dağılmış birkaç tane de roman denemesi. 2008'de az daha müdür olacağım diye koca bir yıl yeniHarman'a sadece 2 yazı gönderebildim. Neticede yalakalar kazandı ve hak ettiğim halde müdür olamadığım gibi yazısız bir sene geçirdim. Gerçi Mart sayısında ortaya hoş bir geri dönüş yazısı çıktı ama GHK'nın mühendisliğe full-time dönmesi demek yazmaktan alıkonması ve medyabazların rahat etmesi demek. Oysa ben en çok medyabazların işine geliyorum. Bunu bir anlasalar.

Ne zamandan beri yeniHarman'da yazmaktasınız?

2005 sonlarıydı. Yazılarımı Bezgin Bekir'e de gönderiyordum. Tuncay Akgün yeniHarman'da yazmamı teklif etti. 2006 ve 2007'de Kutlu Esendemir'in çabaları ile tüm yoğunluğuma rağmen hemen her sayı yazdım. 2008'de gözümü müdürlük bürüdüğü için ve aralıksız seyahatlerim nedeniyle yazmaya pek vakit bulamadım. Doğrusu yazmak içimden de gelmedi. 2008'de dostlarıma e-mail bile yazmadım. Biraz da yazmaya karşı bir tepki geliştirmiştim. "Yazıyordum da ne oluyor, kimselerin iplediği yok" diyordum. Yazmayla karnım doymuyor diyor ve mühendislik mesleğime sarılıyordum. Dağa küsmüş bir fareydim.

'Elli yıl sonra GHK'dan bahsedecekler'

Köşenizin adı 'Medyalog'. Neden?

Bir İzmir-Karşıyaka yaz akşamıydı. Biramı yudumluyordum. Gelecekte üniversitelerde "medyaloji" kürsülerinin açılacağını hayal ettim. Çünkü çağımız bunu gerektiriyor. Ben Kanada'da medya ve teknoloji ilişkileri bağlamında epeyce kafa yordum ve benim sevgili medyam pek bilmez ama epeyce okudum da. Zaten yine onlar pek bilmezler ama bu hususta Kanada bir numaradır. GHK, Kanadalı ve bana göre dünyanın en önemli medya kuramcısı Marshall McLuhan'ın Türkiye medyasına sızmış bir çeşit Truva atıdır. Özellikle medya hakkında yazdığım yazıların pek çoğunda bilim ve teknolojinin sosyal ve bireysel yaşamlarımıza ve en önemlisi medyaya getirdiği kolaylıklar ve yaptırımların medya tarafından fark edilmesi için uğraşıyorum ama çoğunluk polemiklere veya ironik, sarkastik ifadelere takılıyor daha çok. Bizzat Gürkan Haydar Kılıçarslan'ın varlığı McLuhan'ın tezlerinin ispatıdır. İnternet olmasaydı GHK ortaya çıkmazdı. 50 yıl önce şu yaşımda olsaydım muhtemelen devlet adına çalışan bir mühendis veya en fazla Aziz Nesin çizgisinde edebiyat yapacaktım. Elbette ahbap çavuş ilişkileri sayesinde dönen medya ve yazın dünyası çarklarında kimim kimsem olmayacağı için yazdıklarımdan kimsenin haberi olmayacaktı ve ben de ölmeden önce en yakın dostumdan yazdıklarımın yakılmasını isteyecektim. Bizim medyada McLuhan'ı bilenler yok mu? Var elbette. Ama emin olunuz, hiçbiri yetkin bir masada değil. Olanlar da adamın içini kıyarlar eminim. Bir örnek vereyim; Aslı Tunç. "Yüzde 100" ironi dolu bir yazımı tamamen tersinden anlamayı başarmış bir ismin eğer biliyorsa McLuhan öğretmesinden daha feci ne olabilir? Akademilerde ağır bir yük haline getirilmiş bir unsur olduğuna eminim McLuhan'ın bizde. Ama merak edilmesin Temmuz sıcağında yeniHarman'da sıkı bir McLuhan yazısı geliyor kısmetse. Benim sevgili medyam hukukla, güncel olanla, ideoloji savaşlarıyla kafayı sıyırdığı için ve popüler kültür dendiğinde dedikodu ve pek yakında demode olacak "life style" olgularını anladığı için ülkede medyaloji kürsülerinin açılması için 30-40-50 yıl geçmesi gerek. Elbette bu kürsüler, Batı dünyasında yaygınlaştıktan sonra bizde açılır, kimse merak etmesin. Aslında açılmaya başladı bile. Bizde bir tane ilklerin adamı çıkmaz, çıkartılmaz daha doğrusu. Normal şartlarda ben mevcut yazılarımı aklı başında bir Batı ülkesinde yazmış olsaydım şimdiye çoktan böyle bir kürsüyü oluşturmak için medya ve akademi dünyasından teklifler almıştım. Ortak projeler gerçekleştirmiştik. Oysa biz "Kim bu adam, niye bizim dünyamıza girmeye çalışıyor" gibi bakan vasat ve hasetçi bir çoğunluk tarafından kuşatılmışız. Fakat yine de ben üzülmüyorum. Eninde sonunda 50 yıl sonra torunlarımızın torunları bu kürsüleri Türkiye'de açtıkları zaman ülkenin ilk medyalogu olan GHK'dan bahsedecekler, AA'lardan değil, Ayşe Arman'dan veya Ahmet Arsan'dan değil. Bunu yeniHarman'da yazdığım zaman şaka yaptığımı sananlara cevabımdır bu. Medyalog bugüne yazan bir pop köşe değil. Tüm güncelliğine rağmen gelecek zamanlara da hitap eder. İnanmayan beklesin ve 10 yıl sonra bir daha okusun. Biz, o zamana kadar beklemeyeceğiz, Allah ömür verdikçe yazmaya devam edeceğiz inşallah.... Oktay Ekşi gibi oldu bu "biz"... Sanırım bir izah gerek. Ekip değilim ben. Tek kişiyim. DKM sitesinde bir yazımda Oktay Ekşi, Hasan Pulur gibi isimlerin sıkça kullandığı bu bendeki "biz"i tarif etmiştim taaa 2005'te... Şimdi Ertuğrul Özkök de benim gibi dalga geçiyor bu "biz"le...

Ertuğrul Özkök'ten talep ettiği şey neydi?


Başka gazetelerden veya dergilerden yazarlık teklifi aldınız mı hiç?

Aslında yeniHarman'dan önce Kanada'da Canadatürk Gazetesi'nde "Düşüngeç" adlı bir köşede yazıyordum. Bunun dışında Bora Ercan ve başka dostlar ile beraber adını kendimin bulduğu "İzinsiz Gösteri" sitesinde düzenli olarak yazdım. Bir dönem Dördüncü Kuvvet Medya (DKM) sitesinde konuk yazar olarak haftada en az bir yazıyordum. Ha, bir ara Gazetem.Net'te de konuk yazar olarak yazdım ama misafir sevmeyen bir yapıları olduğu için oraya daha fazla yazmak içimden gelmedi. Allah, kimseyi oraya misafir düşürmesin. Türkiye'den herhangi bir gazeteden çok bazı gazeteci ve yazarlardan daha çok internet medyası bağlamında çeşitli projeler için çeşitli teklifler aldım. Ancak bunların hiçbiri gerçekleşmedi. Gazete yazarlarından da, örneğin sağ olsun Melih Aşık gibi köşelerine katkı isteyenler oldu ancak bu tip bir iş benim bünyeme uygun değildi. Bunun dışında elbette zerre kadar yavşamadan ve yalakalık yapmadan bizzat benim açık açık köşe istediğim yayın yönetmenleri de oldu ve bu taleplerimin takipçisi de olacağım. Sözgelimi Ertuğrul Özkök… Kendisine Hürriyet'in eklerinde, hele Kelebek Melebek gibi eklerde yazmamın imkansız olduğunu, bizzat kendisine komşu köşede yazmak istediğimi ilettim. Ahmet Arsan'a da Pazar ekine düştüğü için doğrusu acıyorum. GHK'nın en karakteristik yanı kafaya koyduğunu er ya da geç gerçeğe dönüştürmesidir. Elbette yazarlık demek, sadece bir gazete veya dergide yazmak demek değil. Kitap yazmaktan internet yazarlığına sayısız yazarlık mümkün. Ama sorarsanız lisedeki hayalim Cumhuriyet Gazetesi'nde köşe yazarı olmaktı. Çünkü lise yaşantımda toplantılarda ve çeşitli legal-illegal aktivitelerde gösterdiğim tavır, iki arkadaş çıkardığımız ve okul gündemini sarsan ve bu nedenle sık sık kapatılan ama her defasında yeni isimle açtığımız okul-duvar gazetesinde yayımladığım yazılarımdaki tavır, bir çeşit Uğur Mumcu tavrıydı. Doğrusu, kendisini de Yalçın Küçük hoca ile ayrı veya beraber defalarca panellerde izlediğim için ona hayrandım. O zamanlar hayalim buydu. Çok ciddi olarak gazetecilik okumayı da düşünüyordum. Ancak Fen Lisesi öğrencisi olmanın ve ailemin, çevremin kurbanı oldum. Lise yıllığımızda arkadaşlarım "geleceğin gazetecisi ve yazarı" gibi ifadeler yazdılar hakkımda. Lakin salak kafamın matematiğe yatkın olması yüzünden bir yanlışlık eseri mühendis oldum. Şimdiyse bu kaderden istifade etmeye bakıyorum. McLuhan'ın kuramlarını anlayacak ve onları daha öteye taşıyacak bir eğitimden geliyorum ben... Şimdi hayat Cumhuriyet'i başka yere attı, beni bambaşka yere. Neticede nerede yazdığınız önemli değil. Ne yazdığınız önemli. İyi olana karşı, değil dünya; Doğan Hızlan dirense eninde sonunda yerini yurdunu bulur iyi olan ve geleceğe o miras kalır. Kötü olansa isterse 60 yıl baş köşeden yazsın, eninde sonunda kötü bir anı olarak unutulur gider. Hani, bir mühendis olan Oğuz Atay'ın zamanında popüler olan medyabazlar neredeler? Bir kısmı elbette hayatta ve kimisi hala köşe başlarında belki. Garibim Oğuz Atay'a sağlığında yaşatmadılar belki. Ama gözleri önünde tarihe Oğuz Atay geçti. İyiler, tarihe geçmek için, kötülerse bir an önce unutulmak için beklerler ölümü...

Orhan Pamuk ve Elif Şafak 'Sera Edebiyatçısı' mı?

Yazın dünyasındaki hedefiniz nedir?

Her ne kadar medyaya sarkastik, ironik, "cynic" gibi kapsayıcı ve bence beni tarif etmeyen tarifler ışığında yaklaşıyor olsam da ve içeriğine sıklıkla popüler öğeler katsam da ve hatta işe henüz akademilerde kürsüsü olmayan bir bilimsel perspektiften bakıyor olsam da medya benim için bir amaç değil, araçtır. Gerçek amaç elbette yazın dünyasıdır. Sonuçta bilimi edebiyatla, felsefeyi medyayla harmanlayarak belki de daha önce yapılmamış olanları yapmaya devam etmek istiyorum. Kendi yaşantımı, başkalarının yaşantılarını gayet doğallıkla bir kuram yazısına dahil edebilirim. Bir medya eleştirisinde bal gibi edebiyat yapabilirim. Yazın türleri istediği gibi ayrılsın. Beni ilgilendirmez. Bir öykümde gerçek kişiler olabilir. Şiir gibi bir polemik yazabilirim. Hayat sadece fıkra ya da makale yahut şiir veyahut oyun değildir. Hepsi vardır hayatta. Yazılar da bence öyle olabilir. Eleştirmenliğin bile kurumsal olarak eleştirileceği bir çağa gidiyoruz ve medya - yazın - akademi dünyasında deri elbiseli ve kamçılı BDSM otoritelerinin çizdiği sınırlara karşıyım ben. Gelecekte tüm yazılarımı ve kısmetse kitaplarımı okuduktan sonra bir okur, bu adam bir dolu gerçek olayı roman tadında öykü kıvamında şiir gibi birbiriyle harmanlamış dese bana yeter. Okur okuduğunu gözünde canlandırabiliyorsa, içinde hissediyorsa, ben okura zaman ve mekandan bağımsız olarak dokunabiliyorsam bana yeter. Hormonsuz gerçek edebiyatın yeniden var olabileceğini ispatlamak istiyorum. Kafka'nın, Dostoyevski'nin, Oğuz Atay'ın çağındaki soylu edebiyatların, Peyami Safa'nın zehirli dilinin 21. yüzyıla özgü biçimde ve bambaşka isimlerle yeniden doğmasını diliyorum. Orhan Pamuk, Elif Şafak gibi koskoca bir kitap yazıp eni konu sade bir cümleden başka okura başka bir şey veremeyen "sera edebiyatının" sonunu getirmek için mücadele eden bir Don Kişot'um ben. Şunu herkes anlamalı; sırça köşkte edebiyat yapılmaz. Olsa olsa hormonlu domates yetişir! Elif Şafak'ın kitabı, Orhan Pamuk'un kitabı eşleri veya sivil toplumları sayesinde bir ürün olarak pazarlanır ve satar ama tarihe kalmaz. Çoluklarına çocuklarına mal mülk kalır sadece. Bu gerçeği de birilerinin söylemesi gerek. Ha, bakarsınız bu isimler beni Balzac gibi şaşırtır bir gün. Merak etmesinler. Herkesten daha çok övgü dolu sözleri de sarf ederim. Burada bir husumet yoktur. Küfür, zaten GHK sözlüğünde yoktur. Kapitalizmin bazı oyunlarını deşifre etmek vardır. Ben yıllarca zavallı Balzac'a laf etmiştim. Bir gün bir eserini okumaya başladım ve kitabı elimden bıraktığımda roman bitmişti ve Balzac karşısında reverans yapmıştım. Böyle bir hadise olsun, ciğerimi yesinler. Bir filmin tüm kareleri izleyene keyif vermeli. Ben tuğla gibi bir kitap okuyacağım ve sonra ilkokul seviyesinde bir ana fikirle yetineceğim. Kusura bakmasınlar. İsraf haramdır. Bana göre bu ülkede koskoca Alev Alatlı dururken, koskoca Gürkan Haydar Kılıçarslan dururken Elif Şafak'a köşe yazdırmak milli servetin harcanmasıdır. Milli servet, sadece "trona madeni" değildir.

Kitabı ne zaman çıkıyor?

yeniHarman yazılarınızı bir kitapta toplamayı düşünüyor musunuz?


Toplandı bile. Hatta yeniHarman yazılarından başka yazılar da var. Epeyce de kalın aslında. Benimki de tuğla gibi oldu. Ama başkalarının kitapları gibi fiziksel ağırlığıyla değil tinsel ağırlıyla kafa yaracak. Pek büyük olasılıkla bu yaz çıkacak. Eğer yetişirse yaz tatilinde okumak için ideal olacağını sanıyorum. En geç kitap fuarına yetişir sanıyorum. Herhalde ben de kitap çıktıktan sonra kanal kanal dolaşırım. Sonrasında ise gün yüzü görmemiş öyküler gündemde olacak.

Türkiye'nin, maaşını okurundan alan tek yazarı

'Türkiye'nin maaşını doğrudan okurundan alan tek yazarı' olarak biliniyorsunuz. Bilmeyen okurlarımız için açar mısınız bunu?

yeniHarman Mart 2009 sayısında hikayesini anlattığım bir konu bu. Önceki mühendislik işimde 2008 yılını kariyer peşinde harcadım. Bu nedenle yazı yazamadım. Çünkü yazarlıktan bir maddi gelirim söz konusu değildi. Yazı işi, gönüllü yürüyen bir işti. Önceki işimde peşinden koştuğum kariyer konusu maalesef torpilli bir başkasına gidince o işimden de ayrılmak zorunda kaldım. Bir süreliğine Kanada'da tekrar şansımı denedim ancak oraya gittiğimde ekonomik küresel kriz patladı ve bir süre sonra yeniden memlekete döndüm. İşsiz olmam nedeniyle yazımda okurlarıma durumu aktardım. Hatta "Yazmamı isteyen varsa hem de işsiz olduğum için hesap numarama desteklerinizi bekliyorum" diye yazdım. İnanması güç ama o günden sonra bu hesaba hem de düzenli olarak para yatıran okurlarım oldu. Sadece bir okurum kimliğini e-mail ile bildirdi. Diğerleri e-mail bile göndermediler. En ilginci de aralarında para toplayıp bir seferliğine para yatıran üniversite öğrencisi genç okurlarım oldu. Bir çok başka okur da e-mail ile para yatırmak istediklerini söylediler. Aralarında aylık 700 TL kazanan bir işçi okurum da vardı. Onlara "kendilerinin daha çok ihtiyaçları" olduğunu iletip teşekkür ettim. Herkes şaka yaptığımı sandı. Öyle ki hesabıma para yattığını söylediğimde de hala şaka yaptığımı sananlar var. Şakalarımın hepsinin gerçek olduğunu anlatamadım bir türlü. Hatta Nijerya'ya iş görüşmesi için gittiğimi yazdım. Onu da şaka sananlar oldu. Ama sizin vesilenizle bir konuya açıklık getirmek istiyorum. Yazdığım her şey gerçektir. Yazılarımda mizah öğeleri, ironi var diye kimi insanlar şaka yaptığımı sanıp inanmıyorlar. Oysa ben Serdar Turgut veya ona benzeyen başka mizah yazarları gibi gerektiğinde hayali konuları yazmıyorum. Ben tamamen gerçek olay ve kişilerden bahsediyorum. Kendimle ilgili yazdıklarım da tamamen doğrudur. Evet, ben şu anda yazarlık maaşını doğrudan doğruya okurlarından alan ilk ve tek yazarım. Doğrusu gurur verici olduğunu düşünüyorum. Bu durum "nadide" bir durumdur. "Unique" bir hadisedir bu. 3 TL'lık bir dergi alıyorsunuz ve sevdiğiniz yazarın hesabına 50 veya 100 TL. yatırıyorsunuz. Böyle yüce gönüllü okurlara her yazar sahip olmaz. Teşekkür ediyorum onlara. Onlar ilk kitabıma para ödemeyecekler.

Salomanje çıkarmasının ayrıntıları

Geçtiğimiz ay sonunda Nişantaşı Salomanje'deki medya toplantılarına sızdınız gizlice. Nereden esti bu?

Serdar Turgut öteden beri takip ettiğim, sevdiğim yazarlardan biridir. Zekasına da saygı duyarım. Onun tutarsızlığına da hayran olduğumu söyleyebilirim. Zaten ben çok tutarlı olduğuyla övünenlere de şüpheyle bakarım. Bir gün Serdar Turgut köşesinde "Salomanje" den bahsetmişti. Benim gittiğim günden bir gün önce de köşesinden Ahmet Arsan'ı bir öğle vakti şarap içmeye davet etmişti. Böylece Ahmet Hakan'ın da orada olacağını anladım. Yapılmamış olanı yapmak istedim. Gidecektim ve gerekirse kendimi de tanıtarak tokalaşacaktım. Elbette bunu masayı rahatsız ederek değil, sadece yalnız olduklarında planlıyordum. Öyle de oldu. Sadece Serdat Turgut ve Ali Saydam'ı yalnız yakaladım. Onlarla tanıştım. Diğerleri nedense masadan pek kalkmadılar. Ayrıca yılardır yazılarımda ismi geçen birtakım medya isimlerini canlı canlı görmek istedim. Hem böylece onlar da benim gerçek bir kişi olduğumu anlayacaklardı. Taaa Kanada'dan yanlarındaki masaya kadar gelerek ne kadar ciddi olduğumu da göstermek istedim. Ama Hıncal Uluç ve Ahmet Hakan bonus oldu benim için.

Ali Saydam ile tuvalet önünde tanışma faslı

Mevzu bahis konuyu anlattığınız 'Oradaydım' başlıklı yazınızda espritüel bir dil kullanmışsınız bir taraftan. Cebinizde az para olmasından mütevellit ufak da olsa bir tedirginlik duymuşsunuz sanırım. Anlatır mısınız o diken üstünde oturma halini?

Beni en çok endişelendiren, çayımı ve latteyi bitirdikten sonra ısrarla "Başka bir arzunuz var mı?" diye soracak garsonlardı. Çünkü reddedemediğim ve dur durak bilemediğim üç şey vardır sürekli sorulursa. Biri çaydır. Eğer defalarca yanıma gelip sorsalardı herhalde "Hesabı yan masaya yazın" derdim ve çıkardım. Bulaşık yıkayacak halim yoktu. İtiraz etmeye kalkarlarsa da Serdar Turgut'un hesabına yazın derdim. Masadaki diğer isimleri bilemem ama Serdar Turgut sanırım hesabımı öderdi. Öte yandan, Serdar Turgut'un Cuma toplantılarını terk etmiş olmasını köşesinden ilan etmesi nedeniyle kendisine teşekkür ediyorum. Hakikaten köşesinde yazdığı gibi bu toplantılar daha ziyade bir çeşit narsizmden muzdariplerin birbirlerini kutsamasıydı. Düşünsenize Ali Saydam koskoca GHK ile tanışmış ve "yeniHarman ha!" diyor, GHK'yı iplemiyor ve hemen Soner Yalçın'a laf yetiştirmeye koşuyor. Sanıyorum GHK ile tuvalet önünde tanışarak "yeniHarman ha!"yı daha yakından tanımıştır. Bence herkesin de tanımasında fayda vardır. Çünkü o masada oturan herkes bir gün yazdıkları köşeleri terk etmek zorunda kalacaklar ve seslerini duyuracak bu platforma ihtiyaç duyacaklar. O gün yanlarında sadece "yeniHarman ha!" olacaktır. Öte yandan, belki de bunu bildiklerinden olsa gerek bana bakışlarında bir gariplik olduğunu da söyleyebilirim. Kendimi bir ara Red Kit'in şu meşhur müşterilerinin boy ölçülerini alan cenaze levazımatçısı gibi hissettiğimi de söylemeliyim. Tekin bir karşılaşma olmadığını düşünmüş olabilirler. Masamda sanki bir tek akbaba eksikti.

'Ahmet Hakan çelmemden ucuz kurtuldu'


Mekana girdiğinizde kimler vardı 'medya masası'nda?

Ali Saydam, Soner Yalçın, Oray Eğin, Ayşenur Arslan, Tuğçe Tatari, Serdar Turgut, Ali Saydam'ın asistanı Aslı adında bir bayan, Melis Alphan ve ismini çıkartamadığım 2 bayan daha. Hıncal Uluç ve Ahmet Hakan sonradan geldiler ve bir çelme mesafesi kadar önümden geçmek zorunda kaldılar. Hatta Ahmet Hakan ucuz kurtuldu çelmemden o gün. Çünkü çok sakar otururum ben.

Tuğçe Tatari ile nasıl bir etkileşiminiz oldu?

Salomanje'nin adresini verdiğim bayan Tuğçe Tatari değildi. Yazı, baskıya pek az kala son anda yazıldı, gönderildi. O sırada adını çıkaramadığım isimlerden Tuğçe Tatari'yi yazıyı yazıp gönderdikten sonra hatırladım. Ve bunu bir e-maille editör Başar Başaran kardeşime ilettim. Başar kardeşim öyle uygun görmüş. Bence bir zararı yok, hatta yakışmış... Adres verdiğim bayanın adı neydi, inanın halen bilmiyorum. Her ne kadar ilgili yazıda günün Külkedisi benmiş gibi yazdıysam da adres verdiğim o bayanın bir ayakkabısı elimde diyebilirim. Bir medya prensi olarak tüm medya mahallelerini dolaşıp bulacağım onu. Tuğçe'ye gelince... Aslında onunla da etkileşimim epeyce oldu. Çünkü tam karşımda oturuyordu ve Hıncal Uluç geldikten sonra bile masa başı pozisyonunu değiştirmedi. Dikkatini daha çok masaya verdiği için, masadakiler arasında en çok kendisini kesmeme rağmen fazla yüz vermediğini söylemeliyim. Tipi olmayabilirim veya onun meslek aşkının yanında bir kıymetim olmayabilir. O gün bakışlarıma en çok karşılık veren Ayşenur Arslan oldu. Ama sanıyorum Ayşenur Hanım ya beni bir yerlerden tanıdı, ya da "kim bu tekinsiz adam" diyerek baktı. Ama ben ilk olasılığı daha kuvvetli buluyorum. Medya Mahallesi yapan Ayşenur Arslan'ın Mahalle Medyası yazmış Gürkan Haydar Kılıçarslan'ı bilebileceğini sanıyorum. Mutfak ustası bir isim olarak ondan da bunu beklerim. Diğer isimler etrafa bakarken bile daha çok kendilerine bakar gibiydiler. Yanılıyor da olabilirim. Ama diğerleri de Ali Saydam gibi olmalılar ki bir tanesi bile "Gel kardeş, bir gün sana Salomanje'de kuru fasulye ısmarlayalım" demediler. İnsanlık öldü mü? Galiba ölmüş Ersin kardeş...

Ahmet Arsan, Ahmet Hakan mı?

"Bu arada birinci ağızdan Ahmet Arsan'ın Ahmet Hakan olduğunu yerinde teyit ediyorum" demişsiniz. Ahmet Hakan mı dillendirdi bunu masada?

Daha ilk yazısında "Tarkovski"den demode olarak bahseden bir yazar, Ahmet Hakan'dan başkası olamaz. Hürriyet'ten önceki Ahmet Hakan bir Tarkovski filmi kahramanıydı. Şimdi ise Tarantino kahramanına döndü. Evet masaya geldikten sonra da Ahmet Arsan yazısı ile uğraştığı için geç kaldığını söyledi. Öte yandan Ahmet Arsan'ın son yazısı da bir kez daha bu tezi doğruluyor. Ahmet Arsan son yazısında "Teşvikiye'ye son bir ayda gitmediğini ve başka neleri yapmadığını" anlatıyordu. Anlattıklarından biri de harama yaklaşan mekruhlardan uzak durduğu idi. Yalan söylemek, harama yaklaşan bir mekruh değildir. Neticede fazla zararı olmayan bir yalan ile en fazla haramlaşmayan mekruha girersiniz. Bu arada aldığım nazar boncuklarından mavi olanını keşke Ahmet Hakan'a verseydim…

Salomanje'nin 'Medya masası'nın enleri

Masanın 'en'lerini anlatın desem…

En empatik, Ayşenur Arslan. En sıkılgan, Serdar Turgut. En sarhoş, Oray Eğin. En gülümseyen, Soner Yalçın. En çok yiyen içen, Oray Eğin. En şüpheci, Ayşenur Arslan. En çok telefonu çalan, Serdar Turgut. En çok telefon eden, adres verdiğim bir ayakkabısı bende olan bayan. En tedbirsiz, Ali Saydam. En şık, Tuğçe Tatari. En kısa, Ahmet Hakan. En sessiz, Soner Yalçın. En çok gülenler Ali Saydam ve Oray Eğin. En son gülen, GHK.

Bu yazınızdan sonra size herhangi bir dönüş oldu mu medya dünyasındaki isimlerden?

Medya dünyasının büyük bölümünün hak etmediğim halde benden tiksindiğini hissediyorum. Kökü dışarıda sanılıyorum belki de. Mutfaklarda çalışan isimlerden olumlu izlenim ve değerlendirmeler alıyorum ama köşe yazarı müessesesinin GHK'dan hoşlanmadığını sanıyorum. Birçoğu yazılarımdan görüş veya ifade alıyorlar ama değil referans, selam dahi vermiyorlar. Oysa benim varlığımın kendileri için faydasını değerlendiremiyorlar. Her eleştirilen veya yazıma konu olan korkarım benimle muhatap olmak istemiyor. Beğenenlerin bile "buralardan uzak" diyerek tahtaya üç kere vurduklarını sanıyorum. Elbette önceki yazılarımdan ötürü zaman zaman benimle iletişim kuran çok değerli medya isimleri ve dostları var. Öte yandan şimdiye kadar 5 büyük yazar veya medya mensubu geçtiğimiz yıllarda beni ev veya işyerlerine davet ettiler ve onlarla tanıştım. Herhalde bu 5 isim cevşen takıyor olmalı ki hiçbir yazımda bu isimleri nedense eleştiremiyorum ve korkarım eleştiremeyeceğim de. Kaç kere denedim. Yok. Elim tutuluyor adeta. Ama söz konusu o 5 isim de hayli ağır ve saygın isimlerdir. Bu da bilinmeli...Öte yandan, bu son yazıdan sonra okurlardan son derece hoş tepkiler aldım ve bence önemli olan okurlardan dönüş alabilmek. Her yazıdan sonra belli sayılarda okur tepkileri alıyorum ki hemen hepsi olumlu oluyor. Bu bir başarıdır. Genelde gıcık olanlar üşenmez ve mesaj gönderir. yeniHarman'ın internette olmadığını da düşünmek gerek. Bir okura mail adresini yazdırmak kolay değildir.

'Fehmi Koru değişmemişse eğer, beni fasıla davet eder'

'Dedektif medyalog'luğa bundan sonra hangi eylemlerinizle devam edeceksiniz?

Yazımda Fehmi Koru fasıllarını hedef seçtiğimi ifade ettim. Benim tanıdığım ve kaçırmadan takip ettiğim Fehmi Koru değişmemişse bu fakiri ilk fasıla davet eder. Fehmi Koru'nun Beyaz Türkler'den bir farkı olup olmadığını ilk fasılda anlayacağız. Ancak bunun dışında bambaşka medya eylemleri planlıyorum. Herkes ama herkes her an GHK ile burun buruna gelebileceğini hesap etmeli. Ancak endişeye mahal yok. Ben onların dostuyum. Onlar beni sevseler de sevmeseler de, aralarına alsalar da almasalar da ben onların dostuyum. Taaa mühendislik dünyasından ve taaaa Kanada'dan sadece üç beş yılda bugünlere geldiysek, hepsi ama hepsi toplanıp bir araya gelse, eğer yazıldıysa bu kader, inşallah GHK harfleri altın harflerle yazılacaktır medya ve yazın dünyasına...

Haziran Özel 2. sayı - Sayı: 130

On: 09 Haziran 2009 Salı


Haziran ayında 2. sayı


yeniHarman'ın söyleyecek sözü
bitmiyor!


Türkiye'yi sarsan 2 gün

15-16 Haziran 1970 Büyük İşçi Direnişi






İmar ihlalleri ve ödenmeyen faturaların gölgesinde dünyanın en pahalı otelinin açılışı.
( Tuncay Koç )

Obama Bin Laden, En Batılı Orhan, Nokia Partisi ve AKP diyen edepsiz... ( Adnan İmamoğlu )

Efsane Yönetmen Ömer Lütfi Akad ile söyleşi: “Söyleyebileceklerimin başında inadınızda diretin gelir” ( Psikyatrist Cemal Dindar )

Şeytan çıkarma ayini (Dr. Hakan Erdoğan)

Afganistan’a Dair Bilinmeyenler ( Tahir İsmail Eren )

IBM’in Başbelası Çıban Başı Nedim Akay anlatıyor: Plazadan sokağa beyaz köleler

İstanbul Arabesk Proje topluluğu ile söyleşi. Acılı kebap-sushi-kuru fasulye ve pilav
( Volkan Beyde )

İspanya İç Savaşı Düşünsel Cephesi Saman kağıtlara düşen kırmızı savaş ( Ezgi Aksoy )

Medyalog | Gürkan Haydar Kılıçarslan: Yasaların anası ışığında fetişist Türkiye üzerine tezler-1

Haziran 2009 - 130. Sayı

On: 31 Mayıs 2009 Pazar



Devrimci Karargah Örgütü üyesi olmakla suçlanan Vatan Gazetesi İnternet Yayın Müdürü Aylin Duruoğlu Dosyası

Bir Garip Tutuklanma Hikayesi

ORADAYDIM! yeniHarman, medyanın meşhur salı toplantılarına sızdı. Gürkan Haydar Kılıçarslan tebdili kıyafet Salomanje’den bildiriyor…


Kurtlar Vadisi’nde Fethullahçılar neden yok?




Harmankafası | Adnan İmamoğlu

Emre Demir
’in Nuran Yıldız ropörtajı:
“Ne medya Türkiye’yi okuyabiliyor, ne de Türkiye medyayı”

Yusuf Yavuz: AB’li ve Türk köylüler elele eylem yaptı!

Başar Başaran’dan Deniz Baykal’a açık mektup

Medyalog Gürkan Haydar Kılıçarslan: Kapitalizmin nimetleri

Başar Başaran’dan Mustafa Kemal Coşkun röportajı

"Mücadelede üçüncü bir taraf yaratabilmek gerekir"

Korkut Güle: Singapur mektupları


| ASILIŞININ 45. YILINDA FETHİ GÜRCAN VE 21 MAYIS 1963 İHTİLALİ DOSYASI - Haziran'da ölmek zor

Oktay Taftalı: Batı aydınlanmasının sonunda gölgesiyle dövüşenler

Filiz Elasu: Dünya Kadınlar Tarafından Yönetilseydi...

Eser Kaya: R.A.F: Avrupa’nın göbeğinde şehir gerillaları

Mesud Ata: Hint Okyanusu’nun kanlı incisi ve Tamil Kaplanları

Ata Erad: Polonya’da Avrupa Tiyatrosu

Bir Ezgi Aksoy Röportajı: Meksika’nın ‘Leman’’ı El Chamuco'nun çizeri Juan Manuel Ramírez de Arellano namı diğer "Juanele"

Ergenekon Deneme Sınavı

On: 12 Mayıs 2009 Salı

BEN ERGENEKONU ÇOK İYİ ÖĞRENDİM Mİ DİYORSUNUZ?

TARAFIMI SEÇTİM Mİ DİYORSUNUZ?
DENEME SINAVIMIZ İLE BÜTÜN BİLGİLERİNİZİ SINAYIN
HARMAN SEÇME VE YERLEŞTİRME KURUMU SUNAR


Yaşları yetmiş, seksen ve doksan olan üç darbeciden en genci ilk prostat ameliyatından önce darbe yapmak için heveslendiğine göre bu günden itibaren darbeye kaç gün vardır?

a) 2 gün
b) 4 gün
c) Bir ay
d) Çok geç

İki muvazzaf subay bir sulu tarlayı on bir günde kazabilmektedir. Aynı tarlayı bir muvazzaf operatör normal bir kepçe ile gece vakti 20 dakika da kazabilmektedir. O vakit saklanılan lav silahının patlamadan bulunması ihtimali nedir?

a) Çok büyük olasılık
b) Kesin kez
c) Patlar
d) Lav silahı ürkütücü bir örnek bence

7. dalga da 3 gün şubeye alınan bir akademisyenin bundan sonra alınacağı dalga sizce kaçtır? ( hesap makinesi kullanmadan bir çırpıda)

a) 21. Dalga
b) 10. Dalga
c) Dalgasız arada tek başına da alınabilir
d) Alınmaz

‘Dinlenen bir telefonun ‘Ölümüne Mesajcell ‘abonesi olduğu anlaşılmıştır. Örgüt üyesinin bu hesaplı servisi kullanmayarak hem de ‘Kamucell’ üyesi bir arkadaşını öylesine araması ile ortaya çıkan kontör harcamasını örgütün üyelerinin savruk ve müsrif olmasına veririm’ diyen bir polis yetkilisi bu cümle de ne hatası yapmıştır?

a) Kontör hatası
b) Şebeke hatası
c) Arama hatası
d) Hatasızdır

Bir vakfa ait bir arazinin iç açıları toplamı yüz seksen derecedir. Gözlerimizi kapatalım bu arazinin üçgen olduğunu düşünelim. Cephaneleri gömmek için en doğru yerin koordinatlarını bulunuz?

a) Çınar’ın dibi
b) Hemen girişte sola
c) Çıkışa yakın
d) Derine gömebiliriz

Bir Kızılderili baltayı toprağa barış için gömdüğüne emniyette kimseyi inandıramamaktadır. Gömdüğü arsa Dalan’ın olduğuna ve Kızılderili de Yeditepe’de etnik kutnik bir ders verdiğine göre bu şef bile olmayan sıradan Kızılderili ancak kaçıncı iddianameye girebilir?

a) 4
b) 6
c) 8
d) 10

"Sen Silahları gömende
Yaş yetmişe gelende
AKP kendiliğinden gidende
Bu denediğin uğur mu ola?"
diye başlayan Türkü’nün yöresi neresidir?
a)Gayrettepe nezarethane
b)Ankara) İstanbul uçağı
c)Silivri
d)Anonim

‘Ben Tuncay Güney ‘e karşıyım, abicim’ diyen arkadaşını ‘Antisemitik’ olmakla suçlayan Köksal Bey haklı mıdır? ‘Haklıdır ancak bir yere kadar’ diyorsanız 3223 e mesaj atın. Kontörü olmayanlar çaldırıp kapatabilir.

a) Haklıdır derim
b) Haksızdır derim
c) Antisemitik başka Siyonist başka
d) Sinyor Bartu hala saygı görür.

Aşağıdakilerden hangi ikili her ama her konuda aynı fikirde değildir?

a) Çengiz Çandar - Nazlı Ilıcak
b) Mehmet Altan - Eser Karakaş
c) Ali Bayramoğlu - Fehmi Koru
d) Hıncal Uluç -Ertekin Dinçay

Encümen-i daniş adlı toplulukta bulunan yedi üyeden ikisi keldir. Geriye kalan beş samur saçlı üyenin yaşlarının toplamı ise 1782’dir. Buna göre bu grubun bir öğlen balıkçıda yapmış olduğu toplantıyı rastgele basacak bir polisin ilk tutuklayacağı üyenin hem genç hem de kel olma olasılığı nedir?

a) Yüzde beş
b) Yüzde bin beş yüz.
c) Her türlü alır.
d) İddia etmiyorum ama bence büyük

Bir savcı bir iddianameyi on sekiz ayda yazmakta ancak bitirememektedir. Bir türlü bitiresi gelmez. Telefonlar, ortam dinlemeleri, şunlar, bunlar derken günler günleri kovalamıştır. Birazını okusun diye verdiği başka bir savcı da nerede kaldığını unutmuş dört aydır bulamamaktadır. Hapiste ‘Bu iddianame bitse de ne ile suçlanıyorum ah bir öğrensem‘ diye gayri ihtiyarı düşünen bir zanlının gözünden hukukta bu duruma ne ad verilir?

a) Davasız infaz
b) Ceza diye yalvartmak
c) Geç gelen adalet
d) Hepsi

( V.Ö'ye hürmetle)

Özgür Yıldız'dan 1 Mayıs

On: 09 Mayıs 2009 Cumartesi




LeMan'dan Özgür Yıldız'ın
yeniHarman için hazırladığı 1 Mayıs çalışması








Mayıs 2009 - 129. Sayı

On: 08 Mayıs 2009 Cuma

Gaz bombalı, bol dumanlı yeniHarman

Mesud Ata
“Polisin şefkatli elleri”

Hasan Basri Karabey
“1 Mayıs 2009’dan kalanlar”

Gürkan Haydar Kılıçarslan
“Medyanın yandaşlık analizi”

Prof. Dr. Yalçın Küçük
“İlker Paşa’nın kaynakları”

Başar Başaran
“Metrobüsler metrosüs oldu”

Özgür Atak
“Utanç duvarları”

Yusuf Yavuz Özer
“Suzanne Swan ile söyleşi: Her şeyimi çöpe atıp gidiyorum.”


Başar Başaran
“Hangi Taraf”

Dr. Hakan Erdoğan
“Kriz ve dışkı”

Ezgi Aksoy
“San Pedro hapishanesi”

Eser Kaya
“Watchmen”

Oktay Taftalı
“Tanrısız zamanların acımasız ruhu”

Laz Marks ( Röportaj )

‘Karadeniz sadece itun, kopuğun memleketu değuldur’

Yılmaz Okumuş’un Laz Kapital isimli kitabından yola çıkılarak sahneye uyarlanan Laz Marks top koşturmaya devam ediyor. Biz de durmadık ve Muammer Karaca Tiyatrosu’ndaki bir oyununa gittik, izledik ve sonra kulise yöneldik. Can Şenliği oyuncuları ve LeMan ortaklığında sahneye konulan Laz Marks ile yeniHarman için bir söyleşi yaptık. İzleyenleri tiyatro salonunda hem kahkahalara boğan, hem de derin düşüncelere gark eden bu oyunun sırrını ve Karadenizli Marks’ı konuştuk. Buyrun…

-Ali Ersin Kelleci

Nereden çıktı bu Laz Marks?
Leman Kültür’de Tuncay Akgün ile bir muhabbet sirasunda bu iş yapılmalu deduk ve daha sonra yazar Yılmaz Okumuş ile temasa geçtuk onu da ikna ettuk ve yola çuktuk.

Sahneye uyarlama fikri kimden geldi?
Ben dedum ki, bu iş sahnede cüzel olur; onlar da haklusun dedular. Yapalum hep beraber deduk.
Hazırlık dönemi ne kadar sürdü?
Hemen hemen üç ay sürmüştür da.

Neler yaşadınız bu dönemde?
Yorucu ama sıkucu değüldi. Çok dayanuşmalu bi süreç oldi. Kostümü bir Ermeni Usta yaptu, desen dekor derken birde baktuk ki sahnedeyuz.

İlk olarak LeMan Kültür’deki basın galasıyla başladınız değil mi?
Evet uşağum orada başladuk ve her yere gideceğuk.

Muammer Karaca Tiyatrosu’ndaki oyunlara ilgi nasıldı?
Aslunda çok iyi olduğu söylenemez; çunkü uşaklarun bacularun kafalaru karuşuktur. Tv maymunu olmayanlara karşu pek ilcu ve alaka cöstermekte zorluk çekeyular, bileyruk. Ama yineda Laz Marks Emiceyi yalnuz burakmayanlar vardur. Bu ilci ve alaka giderek büyüyecektur.
Peki basının bir ilgisi var mı?
Cerektiği kadar vardur ancak Laz Marks’ı hazmetmek kolay değuldur. Burjuvazunin borazanları üc maymunu oynamaya devam etmaktadurlar.

Laz Marks’ı sahneye koymaya başladıktan sonra ilginç şeyler yaşadığınız oldu mu?
Oldi oldi ama daha sonra anlatsam olmaz mu?

Olur tabii ki.
Sağolasın uşağum.

Oyunu izlemeye gelenler veya size bir şekilde ulaşanlar hep solcu mudur; yoksa içlerinde sağcılar da var mı?
Bunu bilemeyruk ama keşke bütün uşaklar ve bacular gelse de hasbihal eylesak. Laz Marks Emice’nin hikayelerine herkeslarun ihtiyacu vardur.

Karadenizliler oyundan haberdar mı peki?
Öyle zannedeyruk ama garantu değuldir, çünkü daha celmedular bizde oralara citmeduk.

Neden ‘Laz Marks’ ? Marks, Karadeniz’de midir?
Ha bu bizum topraklardan da bir şeyler olsun deduk ve Karadeniz sadece itun, kopuğun memleketu değuldur. Demokratlarun, kardeşleşmecu olanlarun, ortaklaşmacularun da yaşaduğu bir yerdur deduk. Kazum Koyuncularun, Cihan Alptekinlerun diyarudur diye Laz Marks emice hikayelerunu anlatuyor, anlatmaya da devam edacektur.

Son yıllarda Karadeniz hep faşist saldırılarla anılır oldu. Laz Marks bu konu için ne diyor?
Biraz önce de söyleduğum cibi, bu oyunu bozmak içun bu oyunu oynayuruk. Karadeniz, Anadolunun en mozaik yerudur. Rengiahenk içunda insanlar yaşamuştur orada ve yaşamaya da devam edeceklardur da…

Laz Marks’ı beyaz perdeye uyarlama projeniz var mı?
Olabilur da, neden olmasun değil mu?

Son cümlelerinizi alalım.
"Bu maçi alacağuk, başka yoli yok uşağum ve unutmayun ki; İşçi sinifi tarihun itici gücidur ve tarihun akişini değişturecek siniftur dedum diye 'Halkun öteki kesumi yatup, ense yapacak' demedum. Köylü, memur, genç, öğrenci, sanatkar, kuçuk esnaf... Hayde herkes tribündeki yerini alsun..."

Efsane Kapaklar

On: 03 Mayıs 2009 Pazar

yeniHarman pek çok kez yaygın medyanın referans gösterdiği haberlerin ve dosyaların kaynağı oldu. Gazeteci ordularıyla çalışan medya gruplarının başaramadıkların mütevazi çabalarla ayakta duran bu dergi başardı. Tüm bunları reklam ve patron desteği olmadan yaptı. İlk sayısı Kasım 2002'de çıkan yeniHarman bir süre önce 6 yaşına bastı ve Türkiye'de dergicik tarihinde muhteşem izler bıraktı. yeniHarman cürretkar dosyalarıyla ve kapaklarıyla tarih yazmaya devam ediyor.

İşte yeniHarman'ın efsane kapaklarından bir kısmı:





Erdoğan'dan yeni davalar bekliyorum!

O, birçok insana göre Türkiye'de gerçek anlamda muhalefet yapan tek unsurun, Leman'ın başındaki isim. "Başındaki isim" diyoruz çünkü çizgileriyle sürekli eleştirdiği liberal dünyaya ait olan "patron" mefhumuyla tanımlanamayacak bir yapıya sahip.
Akgün'le, Leman'cıların buluşma noktası olan Leman Kültür'de bir araya geldik ve sorduk; nedir bu Leman fenomeni? Başbakan Erdoğan ile alıp veremedikleri ne?
İşte bazılarını güldüren, bazılarının da sinirlerini bozan karikatürleri yaratan Leman efsanesinin baş mimarının açıklamaları...

Enver Doğan / Babialihaber.com

Merak ettiğim bir şey var. Başbakan'ın mizah dergilerine sürekli tepki gösterdiği, mahkemeye verdiği biliniyor. Size kaç dava açtı bugüne kadar?

Sanırım 2-3 dava açtı. Yani sayıca o kadar büyük sayılmaz, gürültüsü çok oldu. Yeterli ama...

Bunlardan birinden mahkum oldunuz galiba.

Evet bir tanesinden mahkum olduk, biri bizim lehimize sonuçlandı, Kene karikatürü. Diğer karikatürcülere açtığı davalara da baktığınızda (Musa Kart'a -Cumhuriyet'ten-, bizim çizerimiz Sefer Selvi'ye -Evrensel gazetesinde çizdiği bir karikatürden dolayı Emine Hanım bir dava açmıştı-) Başbakan'ın bir toleranssızlığından söz edilebilir. Bu Amerika'daki İnsan Hakları Raporu'na bile girdi, iki defa.


ERDOĞAN HOŞGÖRÜSÜZLÜK KONUSUNDA SAĞCI İKTİDARLARIN SÜRDÜRÜCÜSÜ
Evet bu davalara gelen tepkiler ülke sınırlarını aştı... Tayyip Erdoğan, Özal'la karşılaştırılıyor ya, "o karikatürcülere hiç dava açmazdı, çok hoşgörülüydü" denilerek. Bu çok büyük bir palavra. Demirel'i çıkartırsak, sağcı liderlerin genel bir hoşgörüsüzlüğü var bize. Mizahçılara dava açmak Türkiye'nin bir rutini. Erdoğan da bunun bir parçası. Bunu yeniHarman'da da yazdım. Yakınlarda Ertuğrul Özkök, Serdar Turgut bunun üzerine yazdı. Sonrasında Mehmet Yılmaz yine bu konuya değindi.

25 yılı aşkın bir süredir karikatür çiziyorsunuz öyle değil mi?

30 yıl diyebiliriz. Yani 12 Eylül döneminden de öncesine dayanıyor karikatüristliğiniz. Peki bu 30 yılda yaşadıklarınızı göz önüne getirirseniz, mizaha karşı en hoşgörüsüz lider olarak kimi gösterebilirsiniz? Ben bunu bir bütün olarak görüyorum. Bizden önce de, II. Meşrutiyet'ten beri, Aziz Nesin'lere, Makro Paşa'lara kadar, Menderes dönemlerinde de böyleydi. Bu baskı sağcı iktidarların tipik bir özelliğidir. Dolayısıyla, Tayyip Erdoğan da bunun sürdürücüsüdür. Özal döneminde de bir arkadaşımız karikatür yüzünden hapiste yattı. Ben yüzlerce davadan dolayı yargılandım. Aklınıza gelebilecek tüm maddelerden yargılandık, 129, 175. Bu davalar zannedildiği gibi, onların en çok incindiği karikatürlerden dolayı açılmıyor. Siz muhalefeti yükselttikçe, onların sinirleri bir süre sonra dayanamaz hale geliyor ve bir tanesinde patlıyor. Ben bundan sonra da Başbakan'dan dava bekliyorum...

Bundan sonra da bekliyorsunuz...

Evet yine bekliyorum. Mesela "Özal çok hoşgörülüydü. Gırgır'a geldi. "Oğuz ağabeyin (Aral) odasından karikatürleri aldı, çerçeveletip Köşk'e astı" falan deniyor ama ne oldu; biz Limon dergisini çıkartmaya başladık, daha ilk sayılardan itibaren davalar açmaya başladı. Hiçte hoşgörülü değildi. Tayyip Erdoğan için yaptığımız karikatürlerin benzerlerine, hatta ondan daha basitlerine davalar açtı.

AYDIN DOĞAN GİBİ, BAŞBAKAN'A MEKTUPLAR YAZAN SEDAT SİMAVİ ÇEKİP GİTMEK ZORUNDA KALMIŞTI

Tarih tekerrür ediyor yani... Gerçekten tarih benzer şekilde işliyor. Tek parti iktidarları birbirine benzer. Eskiden de Simavi, Aydın Doğan gibi, mektuplar yazıyordu Başbakan'a. Adam bırakıp gitmek zorunda kaldı sonunda. Bu, darbeler gibi, Türkiye'nin rutini. Bugünlerde fark şu; geçmişteki aydın direnci bugün kırılmış durumda.
ABD'deki Obama karikatürü de kriz yarattı. O çok yanlış değerlendirildi. O karikatürde Obama maymun olarak çizildiği için değil, ırkçılığa karşı bir reaksiyon oluşmuştu. Ben de onun gibi ırkçı bir karikatür yapsaydım, çıkıp özür dilerdim.

ENGİN ARDIÇ, ZAMANINDA ONA HASAR VERDİĞİMİZ İÇİN BİZE SALDIRDI

Nihat Genç'in Akşam'dan ayrılması bayağı gürültülü oldu. Engin Ardıç'ın size yüklenmesi sonucu gelişti olay, malum... Biz çok fazla insana hasar vermişiz. Engin Ardıç iyi, değerli bir yazardı. Bizi anlayabilecek inceliğe sahip biriydi. Onunla yan yana olduğumuz bir dönem de vardı. Bu sevgisini, hayranlığını da hep belirtti. Ama sonra her şey çok farklı oldu. Biz onu daha sonra çok sert eleştirdik. Sanıyorum, bundan dolayı çok büyük bir kırgınlık yaşadı. Kendine ayrı bir yol çizdi. Bugün baktığımızda, bu yeni çizgisinin çok dramatik olduğunu görüyoruz. O dönemki tepkisini de daha çok buna bağlıyorum.

Tirajınızın tavan yaptığı 90'lı yıllarda merkez medyada pek yer bulamıyordunuz. Şimdiyse, bırakın merkez medyayı, Michael Rubin bile Washington Post'ta size destek verebiliyor. Bunu nasıl açıklıyorsunuz? Bu bir süreç. Leman o yıllarda müthiş bir rüzgar yaratmıştı. Kitleselleşmiş, radikal muhalefet yapan bir yayın organıydı. Bu, bir miktar dünya tarafından görülen ama içeride çok büyük sansüre uğrayan bir şeydi. O yıllarda Türk medyasından en küçük bir destek verilmedi bize. Haber bile olamadık! Şimdiki süreç daha farklı işliyor. Demokratikleşme iddiaları var, Avrupa Birliği'ne girme niyetleri var, iletişim çok fazla gelişti. Bunların da etkisiyle daha fazla görülür, konuşulur olmaya başladık.

ERGENEKON KONUSUNDA GAK GUK EDENLER SUSURLUK SÜRECİNDE, BANKALARIN HORTUMLANDIĞI DÖNEMDE NEDEN SESİNİ ÇIKARMIYORDU?

Ergenekon'a yeterince eleştiri getirmemekle eleştirildiniz. Bu eleştiriyi getirenlerin Leman'ı doğru dürüst okuduklarını düşünmüyorum. 80'lerin ortalarından beri yargısız infazlara, işkencelere karşı çıkıp yazı dizileri yaptık biz. Güneydoğu sorununa bakış açımız biliniyor. Susurluk sürecinde yaptıklarımız ortada. O dönemde, bugün medyada gak guk edenlerin hiçbiri sesini çıkarmıyordu. Bankalar hortumlanırken, siyasi cinayetler işlenirken ‘bir dakika karanlık' eylemini başlatmıştık biz Leman Kültür'de. Şarteli Can Yücel indirmişti! O gün herkes buradaydı. Orhan Pamuk, Nihat Genç, Tomris Özden, Ergin Cinmen...
Son dönemlere gelirsek... ‘Kızıl Elma' meselesi ortaya çıktığında bizim yaptığımız çok çarpıcı bir kapak vardı. ‘Nedir bu?' diye sormuştuk. Yine, Gül'ün Cumhurbaşkanı olduğu dönemde bir kapak yaptık. İnanılmaz tehdit aldık bunun üzerine. Ondan 2-3 hafta sonra türbanlı bir kızı Adana'da postaladılar diye kapak yaptık (Tevhide olayı kastediliyor). Yani biz her zaman mazlumun yanındayız!

Şu anki süreç daha farklı mı diyorsunuz?

Evet. Ergenekon sürecinde Türkiye'nin siyasi yönelimlerinde bir daralma var. Ve bu daralma çerçevesinde Türkiye'yi belli uçlar içinde tanımlamaya çalışıyorlar. Bu her zaman böyle oldu, "Laik-Şeriatçı", "Alevi-Sünni", "Türk-Kürt", "Liberal-Ulusalcı" gibi. Biz bu parametreler içinde bir şeyler söylemek zorunda değiliz. Kafadan reddediyoruz bunları. Arşive baktığınızda Ergenekon süreciyle ilgili de karikatürler bulursunuz. Ama onların istediği gibi değil. Bir tarafta liberal diye anılan, ucu Amerika'ya uzanan bir hat var. Diğer tarafta içinde faşizan, çok korkunç unsurları da içinde bulunduran bir hat var. Ama Türkiye bundan ibaret değil.
"Tek yaptıkları iktidarı eleştirmek" deniyor. Onların tabiriyle, türbanlı bir kız gördüğünüzde, "salyalar saçarak" kapak yaptığınız söyleniyor... Biz bu toprakların kültürüyle, tasavvufuyla ilgili o kadar çok şey yaptık ki. Şimdi bunlar trend oldu ama biz 10-15 yıl önce yapmıştık! AKP eleştirisi, Cumhurbaşkanı eleştirisi yapacağım tabii ki. Ama 28 Şubat dönemiyle ilgili de onlarca espri yaptık. Bundan dolayı bir yığın cezalar aldık, mahkemelere gittik.

BİZE KARŞI SİSTEMLİ BİR SALDIRI VAR

Aynı eleştirilerin sahipleri, Leman'ın içi boşaltılmış bir mizah dergisi olduğunu söylüyor. Kendinizi solcu gösterip onun rantını yediğiniz ve hatta 100-150 milyon gibi büyük paralar ile oynadığınız ifade ediliyor... Bu dedikodular bizim pik yaptığımız noktada ortaya çıktı. "helikopterleri, limuzinleri var" diyenler de oldu. Ben önceleri bu söylentilerin kaynağını başka şekilde açıklamaya çalışıyordum ama artık bunların sistematik yapıldığını düşünmeye başladım. Bizim gerçeğimizle uzaktan yakından alakası olmayan bir şey bu. Sonra da "batıyor" söylentileri çıktı bizim hakkımızda. Şu anda bunlar söylense çok şaşkınlıkla karşılanmayacak belki ama her şey normal seyrinde giderken olması bunun bir manipülasyon olduğunu gösteriyor. 100 binler sattığımız, entelektüel açıdan bir moral alan yaratığımız dönemde de böyle şeyler olmuştu. Böyle haset ilişkisi gibi bir şey ortaya çıkmıştı. O dönemde Leman gibi adaların sayısı çoğaltılabilseydi Türkiye'de her şey çok farklı olabilirdi. Sol hareket için de böyle. Gazete çıkarsalardı, radyo kurabilselerdi, yani insanları içine alabilecek şeyler yapabilselerdi, şu an durum çok farklı olurdu.
"Helikopterleri, limuzinleri var" dedikodularını duymamıştım... Ben çok duydum. Hatta Spiegel'den röportaj yapmaya gelenler bile söyledi.

Soralım o zaman. Arabanız var mı?

Arabam yok. 99 model bir arabam vardı ama sattım.
Markası neydi? Opel'di, aile arabası.
"Bize karşı sistemli bir saldırı var" dediniz. Kimi, kimleri kastediyorsunuz? Bizim çok sivrildiğimizi düşünen bir takım unsurların, itibarımızı lekelemeye çalıştıklarını, bir ölçüde de başarılı olduklarını söyleyebiliriz.
Kim onlar? Neyse işte...

MEDYADA BENZER ŞEYLERİ SÖYLEYEN YÜZLERCE İNSAN VAR!

Tüm bu çeşitliliğe rağmen bir tek seslilik olduğunu düşünüyor musunuz medyada? Evet. Gazeteleri, televizyonları, internet siteleri var ama buradaki alan aynı zamanda çok dar, benzer şeyleri, benzer cümlelerle dile getiren yüzlerce insan var. "Kültürel çöl" dediğim şey bu. Ufku açan değil, tam tersine daraltan bir yapı var. Farklı olanın da hiçbir şekilde kafasını çıkarmasına izin vermeyen bir sistem bu. "Vasat" bile diyemiyorum, onun da altında bir sistem.
Bu noktaya nasıl gelindi sizce? Biz bir dönem şimdiki köşe yazarlarıyla, gazetecilerle yan yana çalışıyorduk. Sonra holdingleşme oldu. Banka sahiplerinin, başka alanlarda faaliyet gösteren insanların bu alanı da kapatmasıyla böyle bir tablo ortaya çıktı. Buna karşı "anti-medya" diye bir şey yaptık Leman'ın içinde. Çok da başarılı oldu. Anadolu'daki birçok insan Türkiye'de olup bitenleri sadece Leman'da okudu.

ERKEKLERİ MAFYA BABASI, KIZLARI DA OROSPU OLMAYA ÖZENDİRİYORLAR

Ya şu an?
Türkiye'de 3-5 milyon insan için yapılıyor her şey. Çok tehlikeli, hiçbir derinlik oluşturmayan bir hat. Medya da böyle oluşturuldu. Şimdi her gazetenin 500 milyona yemek yediği yeri yazmak için istihdam ettiği adamları var. Ama Türkiye'de çok büyük bir ezilen sınıf da var. Bunları gören yok. İnsanların değerler sistemini altüst ettiler. Erkeklerin mafya babası,.genç kızların da orospu olabileceği şeklinde bir ufuk yarattılar. Bu korkunç bir şey.
Böyle söylüyorsunuz ama herhalde Türkiye tarihinde olmadığı kadar bir mizah dergisi çeşitliliği var. Bunu nasıl açıklıyorsunuz? Öyle düşünmeyin. Şu anki çeşitliliği Gırgır'la (80'lerin Gırgır'ı kastediliyor), Limon-Leman'la kıyaslayamazsınız.

GIRGIR'I CİDDİYE ALMIYORUM

Söz açılmışken. Eski arkadaşlarınızın yaptığı işleri nasıl buluyorsunuz?


Bir tek Penguen var. Onlara dair çok fazla şey söylemeyeyim ama daha zamanları var...

Gırgır?
Gırgır'ı ciddiye almıyorum...

yeniHarman Seçim Özel Sayısı

On: 02 Mayıs 2009 Cumartesi


TKP'den BBP'ye bomba isimlerle röportajlar ve seçim analizleriyle, dolu dolu bir sayı...


Röportajlar:


-Güngör Uras: “Bankalardaki parayı seçim yüzünden devlet alınca şirketlere kalmadı”


-Ertuğrul Kürkçü : “Biz devlet adamı değiliz halkız. Hayat bizim için eskisi kadar kötü olmaya devam ediyor”


-Prof. Dr. Mehmet Bekaroğlu : “Saadet Partisi kendi sosyolojik tabanını değiştiriyor”


-Yalçın Küçük : “Celvetiyye-Hüdayi-Taciddin ve Yazıcıoğlu cenazesi”


-TKP Genel Başkanı Erkan Baş : “Tayyip Erdoğan için padişah pankartı açıldığı gün üzüntümden uyuyamadım”


-Alev Alatlı : “AKP’den alâ halkçı var mı, milliyetçi var mı hatta devrimci var mı?”


-Ahmet Tulgar: “DTP daha da güçlenecek MHP de...”
[ Röportajlar: Başar Başaran ]


-Mihri Belli: “Sosyalistler DTP ile ittifak yapmalı ama renklerini ve artılarını da getirebilmeli”
[ Röportaj: Semih Karayel ]


-BBP’li tek Belediye Başkanı Doğan Ürgüp: “Sivaslılar Muhsin Yazıcıoğlu’na vefasını gösterdi”
[ Röportaj: Mesud Ata ]


Seçim Analizleri:


-“Hayatımın en mutlu anlarını yaşıyorum” [ Nihat Genç ]


-‘‘Yerel seçim tablosu Cumhuriyet’in ‘Fetret Devri’” [ Oktay Taftali ]


-‘‘Bu ülkede seçimler neden yapılır? Partiler niye var?” [ Başar Başaran ]


-“Türkiye yeni bir ‘Baba’ya hazır değil” [ Psikiyatrist Dr. Cemal Dindar ]


-“Al sana demokrasi!” [ Sosyalist Parti Genel Başkanı Sevim Belli ]


-“Rol model güzeli manken Türkiye’nin 2009 rantiye seçimleri”
[Gürkan Haydar Kılıçarslan ]


-“Yerel Seçim’in iktisadi değerlendirmesi”
[Birgün gazetesi ekonomi yazarı Bilgehan Baykal]


-“Saadet Partisi’nin doğal ittifakı sosyalistler olabilir” [ Besim Altunöz ]

Nisan 2009 - 128. Sayı

Yazarımız Tanla Sılay, Tuncay Güney'i Kanada'da buldu ve konuşturdu.

Başar Başaran, IBM Türk'ün efsane yöneticisi Can Özler ile IBM Türk Skandalını konuştu.

Ezgi Aksoy'dan "LatinAmerika.Birleşik.Devletleri"

Noam Chomsky'den yeniHarman'a mektup.

Mesud Ata'dan "Dünya Su Forumu: Suya bulaşan kan ve irin"

Oktay Taftalı'dan "İdam, Emanet, Çuval"

Celal Beşiktepe'den "Krizin kentlerinden 29 Mart'ı okumak"

Gürkan Haydar Kılıçarslan: "Oy Recebim oy!"

Dr. Hakan Erdoğan: "Evrim (Çok değil, Biraz daha)"

Filiz Elasu: "Kimliğiniz? Osmanlı Cumhuriyeti Vatandaşı.Dininiz? Tüketici"


Tuncay Guney röportajından:

Türkiye medyasında o kadar göz önündesiniz ki ve aynı zamanda o kadar uzak insanlar sizi limuzinlerden inmeden korumalarla gezen, elinde martini bardağıyla hayal eder oldular. Kanada’da yaşantınız hakikaten böyle sefahat içinde mi geçiyor?



Aslında söylemiş oldukları yarı doğru yarı yanlış, böyle bir koruma ordum yok, ben bir mafya babası değilim neticede. Sadece dini inançları ve davası için çalışmalar yapan bir insanım. Kendi derneğimize ait olan arabalar var tabi ki, ve sadece bir ya da iki kişi benimle birlikte geziyor, zaten genellikle bu insanlarla beraber çalışıyoruz. Bir yere gitmek istediğimizde sabah evimden alıyorlar çalışmalarımızı yapıyoruz ve akşam tekrar herkes evine geri donuyor.Yani böyle limuzinler ve koruma ordusu gibi bir şeyin durumu söz konusu değil; ama devletlerarası bir koruma statüsü olduğunu biliyoruz. Bu devletlerarası bir statüdür ve nasıl bir güvenlik kontrolü yaptıklarını tahmin edebiliyoruz. Ancak 24 saat 48 saat bilfiil yanımda polisler bulunmuyor. Türk insanin yaptığı kotu propagandalar gibi bir koruma ordum yok, bundan önce de hayatim böyleydi. Ergenekon'la başlamadı, bizim hayatimiz, burada olduğu gibi devam ediyor.


‘TÜRKİYE’YE YENİ BİR BANKACILIK SİSTEMİ GETİREBİLİRİM’


Peki kendinizi -diyelim ki önümüzdeki beş sene içerisinde- hala Kanada’da Rabay olarak mi görüyorsunuz?


Hayır, ama tabii ki imani meselelerde herkesin din özgürlüğü vardır. Dini inançlarım da benim kalbimde yaşatacağım şeylerdir. Su anda Finans dersleri alıyorum. Ernst Cassirer’in Devlet Efsanesi adli kitabini ve Seyyid Kutup’un İslami Etütler kitabini okuyorum. İslami ve devlet yapılarını çözmem gerekiyor. Biliyorsunuz ki ekonomik kriz dört yıl dünyada devam edecek. Ekonomik krizin siyasi perde arkası var. Herkes büyülü bir cümle bulmuş ‘Kriz var’ diyor. Peki, dünyaya sunulan bu krizin perde arkası ve siyasi çatışmaları açıklayan yok. Büyülü söz yetiyor "ekonomik kriz". Hz Yusuf da Firavun’un ekonomi bakanıydı. Ekonomi çok önemli. Gelecekteki mesleğim bankacılık ve finans üzerine olacak. Din gömleği bana dar geliyor. Egolarımı tatmin etmiyor. Daha büyük olmak hayalim. Hayatim boyunca mücadeleci oldum. Bunu da başaracağım. Bir sistemin kurucusu olacağıma inanıyorum.



Tam olarak ne üzerine çalıştığınızı biraz daha açabilir misiniz?

Orta Doğu ülkeleri dışında Latin Amerika ve Afrika üzerine de çalışmalar yapıyorum. Bankacılık projem var belki gelecekte bir banka kurabilirim. O ülkelerin siyasi yapılarına bakıyorum. Finans çalışırken, Türkiye’deki banka hortumlamalarına bakınca gördüm ki Türkiye’deki bankacılar çok amelece hiç bir araştırma yapmadan kendi bankalarını hortumlamışlar. Bugünkü ekonomik krizde deniyor ki bütün holdingler, bankalar Amerika’da iflas etmişler. Ama hiç kimse banka sahiplerini hırsızlıkla suçlamıyor. Bunlar üzerine çalışıyorum. Belki Türkiye’ye yeni bir bankacılık sistemi getirebilirim.



‘ERGENEKON DAVASINDAN BİR ŞEY ÇIKMAZ’



Çıkış yolu olarak ne görüyorsunuz? Şu anki soruşturmanın Türkiye’nin bu anlamda demokratikleşmesine herhangi bir faydası olacak mı?

Ben Ergenekon konusunda bir şey söyleyemem bu sadece bir operasyondur ve sonuçlarının nereye gideceğini ben bilemem. Dosyalar savcının ve mahkemenin elinde ve ben televizyona ilk çıktığımda bu işten bir şey çıkmayacağını söyledim. Ve hakikaten de çıkmıyor ve çıkmayacak emekliler, kıraathanesiyle uğraşıyorlar.Dediğiniz gibi medya size kilitlendi ve gecen sene bir anda şöhret oldunuz. Kendinizi bu anlamda nasıl hissediyorsunuz?Ben zaten politik arenada ve Türkiye’deki güç dengeleri arasında şöhrettim. Sadece halk beni tanımıyordu. Bir anda perde açıldı ve halka servis yapılmaya başlandım. Fakat bütün televizyon programlarımda siyasi danışmanım ve avukatımın fikirleri ile devrik cümleler kurarak konuşma yaptım. Her konuda hazırlıklı bir şekilde cevap verdim. Tv programlarında konuları kilitledim. Sahneye ve karşıma çıkan gazeteciler bir takım maddelere takıldılar. İstediğimiz buydu. Satrançta olduğu gibi şah- mat idi. Ve mat oldular. Bugün dahi gazeteciler perde arkasında nelerin döndüğünü bilmiyorlar. Ben ise onlardan 10 adım ilerdeyim. Tv’de oyunu biz kurduk ve biz bozduk.


‘OSCAR’LIK BİR AKTÖR GİBİYİM’


Rahat tavrınız zaten özellikle göze çarpıyor. Peki, gerçekten bir korkunuz yok mu?


Korku hatanın başlangıcıdır. Ben takdir edilecek ya başarılı biriyim ya da Oscar’lık bir aktör. Zincirleme kaza istiyorsan, otoyolda aniden frene basacaksın sen yoluna devam ettiğinde arkada birbirine girmeyen kalmayacak. Konu Tuncay Güney olunca zincirleme kaza ile oltaya düşenler var. Fakat beni tanımadan yargısız infaz yapanlar var. Hakkımda hiç bir şey bilmiyorlar. Artık Türkiye’nin bağrından kopmuş 28 yaşındaki bir genç yok. Yılanların çıyanların ve tehlikelerin arasından sıyrılan bir Tuncay var. Gözlerim acildi ve gerçeği görüyorum. Dünya siyasetinde- Dinde –İdeolojide gerçeği görmek önemli. Tv’de gazete röportajlarımda çok rahatım. Korkularım yok. Hakkımda yazabilecekleri her şeyi yazdılar. Ben ne yazabileceklerini biliyordum. Artık yazabilecekleri yeni bir şey yok. Buraya kadar gelebildiler, buradan ilerisine gidemeyecekler. Ellerinde dosyam yok. O kadar eminin ki benim şifremi çözemeyecekler.

‘TÜRKİYE’DE İKİ PARTİ VAR’

Şu sıralar gündemde en çok yerel seçimler konuşuluyor. Türkiye’de olsaydınız siz kime oy verirdiniz?

Kanada gibi ülkelerde seçim var mı yok mu bunu bile anlamıyoruz. Etrafta ne secim sloganları, ne bayraklar, kim milletvekiliymiş kim yardımcısıymış kimseyi tanımıyorsun burada. Ama Türkiye’de herkesi bilirsin. Her kafadan ayrı ses çıkıyor. Aslında aynı sesler. Türkiye’de kimliği olan iki parti var. AKP ve DTP, diğer partiler beş aşağı, bas yukarı sistemin balans ayarı yapan emir komuta partileri. Gerçek şu ki Börtü böceği, beygiri, kurdu, kuşu, atı, iti, oku desteklemiyorum.

Mart 2009 - 127. Sayı

Dosya: Bu Fener’den En Az Bir Ergenekon Çıkar!

Deniz Feneri davasını Almanya'da birebir takip eden, mahkeme tutanaklarını ve dosyalarını inceleyen gazeteci Vedat Ali Aydın ve Ali Gülen'in ''AKP'nin Feneri Böyle Söndü" adlı kitabı Cadde Yayınlar'ından çıktı. İkinci Deniz Feneri kitabının hazırlığında olan gazeteciler, yeniHarman'a konuştu.



Röportajdan bir bölüm:

- Yüzyılın iyilik hareketi en çok kimlere iyilik etti? Kimlere kötülük etti?


Deniz Feneri, Türkiye'de ve Avrupa'da ''Yüzyılın İyilik Hareketi'' diye lanse edildi. Sonra bir bakıldı ki, yüzyılın pompa hareketiymiş. Paralar hep bir kesime pompalandı. Dahası Viyana'da imam hatipli çocuklar okutuldu. Ünlü İslamcıların çocuklarıydı bunlar. Okutulup okutulup Türkiye'ye gönderiliyordu. Fakir fukaraya verileceği iddiasıyla Deniz Feneri'ne toplanan yardımlarla İtalya-Çeşme seferi için gemi aldılar. Bir milyon 115 bin Euro'luk gemiye Vakıfbank-Frankfurt bir milyon 700 bin Euro kredi verdi. Bu kredinin faizleri ve taksitleri, Deniz Feneri'ne gelen yardımlardan ödendi, halen de ödeniyordur belki de. Artan para ise, bir ay önce görev alanını değiştiren Zekeriya Karaman'ın oğlunun şirketine aktarıldı. 400 bin Euro'luk bu para, şirketin sermaye artımında kullanıldı. Ardından, bir de baktık ki, aynı tarihlerde 500 bin ABD Doları, bir ''gemicik''e peşinat olmuş. Parayı takip eden savcılar, mutlaka bu trafiği bulur. Vatandaşın gönderdiği yardım paralarının çok büyük bir miktarı ise KANAL 7'cilere elden getirilip verildi. Hatta KANAL 7'nin başındaki bir kişi ile üst düzey bir görevlimiz para kuryeliği bile yaptı.


- Sizce Deniz Feneri Dernegi'nin işlevi neydi?

Yanıtını ben vermeyeyim. Alman yargısının vardığı sonucu söyleyeyim sadece: “Belirli bir siyasi amaca hizmet için para toplama ve bu siyasi amaca hizmet için harcama.”

- Yardımların hiçbirinin yerine ulaşmadığı ileri sürülüyor. Peki bu doğruysa, Deniz Feneri Programı'nda, ekranlarda izlediğimiz o aileler kim, şimdi neredeler?

Bakın, Almanya'da süren yargılamada bir şey ortaya çıktı. O da şudur: Deniz Fenerci'lerin yardım yapacak tek bir personeli bile yoktu. Kamera ekipleri, görüntü alabilmek için bir şeyleri yanlarında götürüyor ve orada işlerini bitiriyordu. Bir Alman savcısı sadece Almanya'dan toplanan paranın150 milyon Euro olduğunu belirtiyor. Bu para güzel bir şekilde bölüşülmüş. Görüntüler ise göz boyamak için Sudan'da kesilen üç koyun, Malezya'da yapılan bir iki kutu yardım olarak gösterilmiş. Dikkat edin, yardım yapıldığı iddia edilen yerler, normal yargı sisteminin uzanamayacağı yerlerdir. Türkiye'de yardım yapılması ise bir komedi. Yardım yapıldığı gösterilenlerden biri, bir Deniz Fenerci'nin babası, birisi yine tek kalem yardım almayan muhtarlık. Almanya'daki baskınlarda çok sayıda sahte makbuz bulunmuştu zaten. Dolu olanların tümünün de aynı kalemle ve aynı tarihte doldurulduğu saptanmıştı. Yardım yapılanlar çakma, makbuzlar çakma, yardımlar çakma... Daha ne olsun? Sadece Almanya'da en az 21 bin mağdur olduğu söyleniyor. Peki, bu insanlar nerede? Her yerde. Almanya'nın her köşesinde oturan insanlar Deniz Feneri'ne fakir fukaraya, garip gurebaya yardım yapılması için para göndermiş. Sonra öğrendiler ki, meğerse para Deniz Fenerci'lerin kursağına gitmiş. Onların ve destekledikleri görüşün kursagına gitti paralar. O yardımseverlerin birçoğu ''haram olsun'' deyip işin peşini bıraktı. Az bir kısmı ise dava açıyor paralarını almak için. Çünkü bazıları yardım işini otomatiğe bağlamıştı ve her ay otomatik ödeme talimatıyla Deniz Feneri'ne para gönderiyordu. Belki bu işlemi iptal ettirmeyenler hala da gönderiyordur.

-Kitap yapma fikri nasıl oluştu? Kitabın kapağındaki fotoğrafa dair, Deniz Feneri sunucusu Uğur Arslan'ın itirazı oldu. Fotoğrafın Kütahya'daki şiir gününün ardından hayranlarıyla çektirdiği bir fotoğraf olduğunu söyledi. Arslan'ın itirazını nasıl karşılıyorsunuz?

Kitap yazma fikri, Deniz Feneri e.V duruşmalarını izlerken oluştu. Orada açıklananlar bizim için de şoktu. İnsanların bu kadar pervasız ve bu kadar utanmazca bir toplumu soyabileceğini ilk kez orada gördük. Duruşma notlarını almak, iki dilli gazeteciler olan bizler için zor değildi. Ardından belgelere ulaştık. Uğur Arslan, Deniz Feneri'nin görüntüdeki yüzüdür. İnsanların dolandırıldığı sistemde, bile bile insanlardan para toplanması için reklam yapmıştır. Ayrıca orada pek de hayranlarıyla hatıra fotoğrafı çektirmiş gibi durmuyor, bir elinde puro, masada rakılar... Hayranlarından öte, kendisinin görüntüsü önemli. Kendisi 4 yıl Deniz Feneri'nin başkanıydı, orada neler döndüğünü iyi bilir. Bir hukukçu olarak görüşümü söyleyeyim: elleri hiç de temiz degildir. Ve ceza hukuku açısından çok sayıda yaptırımla karşı karşıya kalabilir. Son bir şey daha söyleyeyim; şimdi Ankara'nın istemediği ve çok ünlü kişilere kadar uzandığını bildiğimiz ikinci Deniz Feneri Dosyası'nın kitabını yazmaya hazırlanıyoruz. Oradaki belge sayısı, birinciden de çok...

----------------------------------------------------------------
yeniHarman'ın Mart sayısında:

Saadet Partisi İstanbul Büyükşehir Belediye Başkan Adayı Prof. Dr. Mehmet Bekaroğlu: Bir Gecede 50.000 Aileyi İşsiz Bırakan Kimsesizlerin Kimi Tayyip Erdoğan!
[ Röportaj: Başar Başaran ]

Barbie: Pop Jenerasyonun Annesi – 50 yıllık Taş Bebek
[ Mesud Ata ]

İsrail Terör Örgütleri
[ Özgür Atak ]

Kapitalizmin Armageddon'u
[ Gürkan Haydar Kılıçarslan ]

Seferî Millet: Çingeneler ve Bir Başkaldırı Destanı: Flamenko
[ Ezgi Aksoy ]

Toplumsal İdealizmin Sonu “Issız İnsanlar” Ülkesi
[ Oktay Taftalı ]

İsrail’in Kanla İmtihanı: Beşir’le Vals
[ Eser Kaya ]

Sanal alemin sert ve absürd mizahıyla en cins sitesi: Theuzunessek.com